Arşiv

Posts Tagged ‘Facebook’

Bayrak, Masonlar ve diğer konulara devam

21 Ekim 2009 2 yorum

bu aralar vaktim biraz dar, başka konularla uğraşıyorum ancak bu konu da önemli. Artık vaktimden çalıp bu işi mümkün olduğunca açayım istedim. Üstelik de bir kaç gün evvel bir akrabam konuya zaten giriş yapmış oldu ama bilerek ama bilmeyerek, ona da cevap niteliğinde olur bu herhalde. Bu akrabam bana Facebook’taki Türk Bayrağı’na hayran olmam için teklif göndermiş. İşte bu ona da bir mesaj. Konular biraz çetrefilli ancak konunun arka planının bilinmesinde fayda var.

Bu akrabam -Allah ona doğru yolu gösterir inşallah- hayatımda çok az gördüğüm bununla beraber Facebook sağolsun izini bulduğum bir akrabam. Kendileri ve kardeşleri koyu MHP’li olmakla bilinirler. Benim gerek ana tarafımdan gerek baba tarafımdan MHP’li akrabalarım vardır, ancak ben MHP’yi hiç sevmem. Her neyse bu akrabam koyu MHP’li ve milliyetçi geçiniyor. Facebook’taki duvarına da “Türk doğduk Türk öleceğiz” diye bir ibare asmış. Ben de haliyle bunu görünce duvarına yazamadan edemedim.

Konun bu kısmında size kendimden ve hayat anlayışımdan bahsedeyim. Dini bütün bir müslüman değil iken, daha tam yolumu bulamamışken, hatta müslüman olup olmadığıma dair kendi kafamda soru işaretleri bile varken, tamamen akli olarak şu sonuçlara vardım:

1. Doğru her zaman iyi ve güzeldir

2. Yalan her daim kötü ve çirkindir

3. Çelişki insanı mutsuz eder, çelişkinin bulunduğu ortamda çatışma vardır.

4. Mümkün mertebe çelişkiyi hayatından kaldır yerine doğrusunu koy.

Bunu dedikten sonra araştırmalara başladım. Çünkü kendimi müslüman olarak tanıtıyor, ancak İslam’ın çoğu farzını yerine getirmiyordum. Üstelik kulaktan dolma bu bilgilerin/farzların hakikaten farz olup olmadığına bile emin değildim. Bu fikirlerle Kuran’ın mealini okumaya başladım. Amacım iyi kötü çelişkiyi ortadan kaldırmaktı, ya müslüman gibi yaşayacak ve kendime müslüman diyecektim ya da tamamen bu işi bitirecek ve dinden çıkacak ve bir daha da kendime müslüman demeyecektim. Esasında okumaya başlamadan evvel, ikinci şıkka daha yakındım. Hz. Ömer gibi Hz. Muhammed’i öldürmeye giderken müslüman olacak kadar olay dramatik olmasa bile, Kuran’ı okumaya başladığımda, aklımda dini bütün bir müslüman olmaktan ziyade dinin tüm saçmalıklarını yıkarak yoluma devam etmenin daha doğru olacağı görüşü hakimdi. Bu yüzden meali okurken notlar aldım, nerelerin saçma nerelerin çelişkili olduğunu tespit etmek için uğraştım ancak Kuran o gün bana galip geldi, ben onu esir alacakken o beni esir aldı. Elhamdüllillah. Bu esir kelimesi biraz negatif anlam taşısa bile, teslimiyet anlamını pekiştirsin diye seçtim.

Şimdi bu benim tecrübelerime göre sizde aynı dertlerden mustaripsiniz. Göründüğü kadar Türkiye’nin çoğu bu dertten mustarip. Türkiye’nin nüfusunun %90 müslüman diyoruz ama ben size söyleyeyim İslam’ı hakikaten emredildiği gibi bırak yaşamayı, yaşamasa bile  ”yaşamayı amaçlayan” belki %10 bile bulamazsınız. Yani kısacası Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük bir çoğunluğu bu çelişkilerden çekiyor. Kendine müslüman dese olmuyor, demese hiç olmuyor. Veya bazıları kendine Türk dese olmuyor, Türk demese olmuyor. İşte bunlara çözüm gelmediği müddetçe bence bir huzur bulamayacağız.

Şimdi dönelim benim akrabama, “Türk doğduk, Türk öleceğiz” diyen akrabama. Ben de bu sözü geçen akrabam gibi esasında genetik olarak -ben sadece baba tarafından, o hem ana hem baba tarafından- Avar. Avar’lar Dağıstan’da yaşayan, İslam’la çok erken zamanlarda taçlanmış bir millet. Konuştukları dil ise Türkçe ile yakından uzaktan hiç bir ilgisi olmayan daha çok Hint Avrupa dil grubuna yakın bir Kafkasya dili. Bu akrabam da kendisinin Türk doğduğunu iddia ediyor. Vallahi yalan. Ben de onun Facebook’taki duvarına “Sen Türk doğmadın ki, Türk öleceksin” dedim. Ne mutlu Türk’üm dese. Türklüğümle şeref duyuyorum falan dese hiç bir problem yok ama ben Türk doğdum diyor. Yani ben genetik olarak Türk’üm diyor işte bu kısmı yalan. Türk kültürü almış, Türk’lüğü benimsemiş olabilirsin. Ben de aldığım kültürümle Türk’üm ama genetik olarak ve neshebin babadan geçmesi bakından ise ben daha çok Avar’ım. Yurt dışındayken kendimi Türk diye tanıtırım ama yurt içinde daha detaylı bir bilgi vermek gerektiğinde zaten bir yerde Türklüğümüz aşikar olduğu için kendimi Avar olarak veya Dağıstanlı diye tanıtırım. Ben bunda da hiç bir sakınca da görmüyorum. Bununla beraber MHP’lilerin görüşü farklı, bunlar kendine Türk demeyenlere baskı yapmakta kendilerinde hak görüyorlar. Ben de isterim Kürt veya başka kavimlerden Türkiye vatandaşlarının İslam ve Türk kültürü altında erimesini ancak bunu beğendirememişsen, sevdirememişsen senin bu kimseleri zorlamaya, doğru olmayan bir şeyi zorla dedirmeye çalışmaya hiç bir hakkın yok bunun adı zulüm.

Her neyse bu MHP’li akrabam bana Facebook’tan Türk Bayrağı adlı sayfanın hayranı olmamamı için davetiye göndermiş. O sayfadan bir resim ekliyorum.

clip image002 Ben de izindeyim ama zamanında bu konuda çok çalıştığım için artık izindeyim.

Ben genelde kaynak göstererek konuşmayı seviyorum ama bu sefer vakit az kaynak göstermeden konuşacağım. Tam doğrusunu Allah bilmekle beraber Türk Bayrağı’nın evrimi şu şekilde olmuş. İlk hilal işaretini tarihte bilindiği kadarıyla Selçuklu’lar kullanmış. Camilerin alemlerini de bununla süslemişler. Daha sonra Kosova muharebesinden sonra da kanla kaplı ovaya hilal ve yıldızın aksetmesi sonucu bu ay yıldız Osmanlı’nın bayrağı olmuş. Esasında ay-yıldızın İslam’la net bir birliği olmasa bile zaman içinde ay-yıldız özellikle de hilal İslam’ın sembolü haline gelmiştir. Sadece Osmanlı’nın değil başka müslüman uluslar da bu sembolü kendilerine bayrak yapmışlardır, Tunus, Cezayir, Pakistan gibi. Artık hiç şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ay-yıldız İslam’ın sembolüdür, Türk kavminin değil.

Ben daha önce hayat görüşümü açıklamıştım. Çelişkinin veya doğruyla eğrinin net anlaşılamadığı yerde çatışma ve mutlusuzluk vardır diye. Bir yerde İslam’ın sembolü bir bayrak diğer yanda İslam’ı kaldırıp laikliği getiren kimse, İslami endişeyle yapılmış kanunları kaldırıp İsviçre kanunlarını onun yerine geçiren kimse. Bu çelişkidir. Bu çelişki devam ettiği müddetçe, Türkiye’de çatışma devam eder. Ta ki ikisinden birisi eninde sonunda gidene kadar. Çünkü ikisi bir arada fazla kalamazlar. Ben bayrağın gitmesindense Mustafa Kemal’in gitmesinden yana kullanıyorum oyumu. Bize yutturmaya çalıştıkları gibi birini seven diğerini sevmek zorunda da değil. Üstelik o benim ne atam -Allah’a çok şükür ben atamı tanıyorum- ne de ben onun izindeyim. Ne de onun İslam’ın sembolü ay-yıldızla bir işi var. Askerken politikaya soyunmuş bir kişilik kimi icraatlarını beğenir, kimi beğenmez. Kendi tercihleridir. Kendi zamanında çok partili hayata geçme teşebbüsleri olmuştu. Bazı kişiler onu seçmediler. Ben de seçmezdim. Yalnız beni Atatürk düşmanı zannetmeyin, nasıl Baykal’ı tutmuyorsam, Mustafa Kemal’i de tutmam. Benim görüşüm onlardan ayrıdır. Onlar kendi görüşlerini savunur ben kendi görüşümü savunurum. Sonuçta halkın seçtiği ve en nihayetinde Allah’ın uygun gördüğü olur.

Bu konuyla ilgili gönderdiğim ilk mektuba tekrar dönüyorum. O mektupta dedim ki, Kuran’ı Allah’ın kitabı kabul eden, oradaki hükümleri bir fiil Allah’ın emri sayan ve bu hükümlerin kıyamete kadar geçerli olduğunu kabul edenler müslümandır ve bendendir. Kabul etmeyenler benden değildir. Allah kitabında net bir biçimde müslümanların beraber olmasını, birbirine yardımcı olmasını emrediyor, dinim bana kavmiyetçiliği net bir şekilde yasaklıyor. Bunları kabul eden müslümandır. Bu hükümleri kabul etmeyen bence müslüman olmaması gerekir ama beni onlara net bir şekilde müslüman değilsin dememe engel olan bir hadis var ancak onların durumu nerden bakarsan bak benim bulunduğum noktaya kıyasla İslam’a çok uzak.

Ben kendimi müslüman olarak adlandırdığım müddetçe Kuran’daki net olan hükümlere boyun eğerim. Belki nefsim bana Alman’la, İsviçreli ile veya Amerikalı ile bir birlik kurmamı hoş gösterebilir. Bunlar zengin ve refah uluslar. Bir de müslümanlara bak. Fakir olan Bangladeş, Pakistan veya tam tersi son derece kibirli olan Suudi’lerle bir birlik kurmamı bana nefsim veya aklım çirkin gösterebilir. Ama Allah net olarak tam da bunu istiyor, kitabında net olarak bizden tam da bunu istiyor. Sadece zengin müslümanlarla, hoşuna giden anlaşabileceğin müslümalarla birlik ol demiyor. Zengini fakiri ile, bilgilisi ile bilgisizi ile müslümanlar birlik olsun diyor. Esasında çok kolay bir şey de istemiyor, ancak her zorlukla beraber bir kolaylık da var; buna inanmamızı istiyor. Ben kendimi müslüman olarak tanıttığım müddetçe bu emre uymak için çalışacağım fiziken elimden bir şey yapmak gelmiyorsa bile bunun için dua edeceğim. İşte Allah bizden bunu istiyor ve sizin içinizde neyi gizlediğinizi, neye dua ettiğinizi de gayet iyi biliyor. Bu benim düşüncelerim inancım size doğru gelmeyebilir, belki de ben hakikaten de yanılıyorumdur. Belki siz haklısınızdır, daha doğru olanı Avrupa ile birlik kurmaktır. Buyrun oyunuzu o yönde kullanın, ben bu konuda size darılmam da gücenmem de ama kendinizi bir daha da müslüman olarak bana tanıtmayın.

Gelelim MHP’lilere, hem Atatürkçü hem Türk hem müslüman geçinen MHP’lilere. Sizin yaptığınız alenen kavmiyetçilik sizin güttüğünüz politikanın İslam’da hiç bir yeri yok siz müslüman bakış açısıyla nifakçının önde gidenisiniz. Kavmiyeçilik ta İslam’ın başından beri Müslümanların arasını açan en büyük fitne sebebidir.

Bakın ben size tarihten bazı bölümler anlatayım. Fransız devrimine kadar, insanlar daha çok din ve mezhep birliğine dayalı cemaat birlik ve uluslar oluşturma gayreti içinde idiler. Fransız devriminden sonra işin rengi değişti. Milliyetçilik akımı başladı. Osmanlı da bundan nasibini aldı. Örneğin Boşnaklar bile müslüman olmalarına rağmen Osmanlı’ya ayaklanan milletlerdendir. Bu Fransız devriminin ve akabindeki milliyetçiliğin masonlar tarafından planlandığı ve gerçekleştirildiği alternatif bir tarih anlayışı olarak anlatılır ve resmi tarihçe komplo teorisi olarak adlandırılır.

Benim değil bilindiği kadarıyla kimsenin elinde ne bunu ne de tersini kanıtlayacak bir delil mevcuttur. Bununla beraber devrimin sonuçlarına baktığınızda, bunun doğru olabileceğini görürsünüz. Bu devrimle dini inançlar ve aristokrasi gerilerken, dinsizleşen bir kitle ve o zamana kadar ikinci sınıf teba sayılan yahudi azınlık; bir burjuva sınıfı oluşturmuş, zenginleşmiş ve Avrupa’da yönetimi eline geçirmiştir. Kilise ve dini yaşam tam anlamıyla göçmüştür.

Masonlar bana sorarsanız aynı taktiği Osmanlı’da da sahneye koymuşlardır. Namık Kemal ve Türk bile olmayan ilk Türkçülerden Ziya Gökalp, yani bugünkü MHP’nin ilk üstadları bu masonlar (bunların mason olduğu resmen kabul görmüştür), Osmanlı’ya müslümanlar arasındaki ilk nifak tohumlarını ekmişlerdir. Büyük bir ihtimalle masonların diğer bir kolu da Lawrence veya adını bilmediğimiz diğerleri de Araplar arasına nifak ekerek Arap milliyetçiliğini ayağa kaldırarak müslümanların bölünmesi için ellerinden gelen gayreti göstermişlerdir. Bu şekilde Osmanlı tarumar olmuştur. Bunu bir yerde kendi hıyarlığı da hazırlamıştır ancak masonların büyük gayretini de yabana atmamak lazım. İşte MHP’nin dayanağı budur masonlarla kanka olmak, başka bir dayanakları da yoktur. Çok sevdikleri Atatürk de masondur.

Bunu ben daha önce babamdan bir söylenti olarak duymuştum, ancak geçen sene Goethe üzerine araştırma yaparken tesadüfen ben değil de sayfayı gönderdiğim şahıs Alman masonlarına ait sitede Atatürk’ün de adının geçtiğini gördü. Evet meşhur masonlar arasında Atatürk de resmen kaydedilmiş durumda. (Ben bu konuda masonların yalancısıyım, böyle dediğim için bana baskı yapmayın gidin masonlara baskı yapın.) Babamdan dinlediğim hikaye ise şu. Her ne kadar bir hikaye olsa bile gerçeklerle örtüşüyor. Atatürk bence biraz geç olmasına rağmen bir gün uyanıyor ve bu masonların memleket hayrına çalışmadıklarının farkına varıyor. Masonluktan ayrılmak istiyor, mason localarını kapattırmak istiyor. Masonlar bunun tersi için uğraşıyorlar ama nafile Atatürk nuh diyor peygamber demiyor, hatta ona başkanlık falan teklif ediyorlar en sonunda İtalya’daki bir masona hesap vermeyecek miyim diye red ediyor falan. Babamdan dinlediğim kısım şu. O zaman ki, masonların başkanı mı artık neyi ise önde gidenlerinden Mim Kelam Atatürk’e şu soruyu soruyor, elinde tek bir ilaç olsa ve iki ölümcül hasta biri mason diğeri değil senin kapını aynı anda çalsa hangisini kurtarırsın. Atatürk masonu kurtarmam deyince masonluktan da çıkmış oluyor. Atatürk’ü masonların zehirlediğine dair birçok söylenti var. Belki doğrudur belki değildir, belki zehirlememişlerdir de sadece tedavisini iyi yapmamışlardır, işlerini savsaklamışlardır, iyi doktorları değil de düzenbazları falan getirmişlerdir veya en azından ölmesi için dua etmişlerdir. Ancak Atatürk’ün masonlarla dost bir ayrılış yaşamadığı kesin. Ben de diyorum ki, Atatürk uyanmış ama biraz geç uyanmış.

Atatürk’ü çok akıllı veya bir dahi imiş gibi göstermeye çalışırlar hiç birine inanmam. Dahi adamın bir keşfi olur, bir buluşu olur Atatürk’ün yok. Ne askerken, ne de devlet adamıyken geliştirdiği her hangi bir sistem yok. Tarihte birçok askeri deha var, geliştirdikleri taktikler savaş sanatında okutulur benim bildiğim Atatürk’ün böyle geliştirmiş olduğu bir stratejisi yok. Ama karizmatik adam, “ben size ölmeye emrediyorum” diyor, bütün millet bayram yerine koşarmış gibi ölmeye koşuyor. Savaş bu şartlarla kazanılmış. Şimdi biz Atatürk’ü mü yüceltelim ölümden korkmayan bu milleti mi? Ben size bu arada şu soruyu sorayım, eğer dedeleriniz din için değil de İsviçre kanunlarının gelmesi için ölüme atıldıklarını bilselerdi acaba bu kadar hızlı ölüme koşarlar mıydı? Bir de Sakarya savaşı var. Ne büyük bir strateji, kendisinden kuvvetli bir orduya cepheden saldırmak. Sonunda kazanmışız deniyor ama ne pahasına. Zaten az olan okumuş nüfusumuzun, subaylarımızın birçoğunu feda ederek. Bununla beraber ben Atatürk’ün bir hain olduğuna inanmıyorum sadece yanlış bilgi alan çoğu zamanda doğru kararlar veremeyen bir kimseydi. Üstelik bir deha numunesi gibi gösterilen devrimler; şapka devrimi ne umulmadık bir keşif ne dahiyane bir fikir. Takvim devrimi, ölçü devrimi, soyadı kanunu, latin alfabesi, İsviçre medeni kanunu bunların hiç biri deha ürünü değil sadece taklit. Avrupadan alınmış su ile karıştırılmadan istersen ye diye önümüze konmuş malzeme. Faydalıydı faydasızdı bunu tartışmıyorum, sadece bir deha ürünü değildi onu vurgulamaya çalışıyorum.

Bir de Atatürk’ün doğru kararı verebilmesi için yeterli bilgisi yoktu da. Herkes Atatürk çok bilgiliydi diyor, belki zamanına göre bilgili olabilir ama bu zamana göre bilgisi son derece azdı. Ne matematik, ne fizik ne diğer sosyal ve fenni bilgiye bugünkü kadar sahip değildi. O zaman ki bilime göre evreni statik yani kadim, atomu bölünmez, determenizm felsefesinin su götürmez olduğunu falan düşünülüyordu, bu boş inançlar şimdi yok olup gitti. Atatürk’ün dini bilgisi de neredeyse hiç yok (Bu kısmı sonradan ekliyorum: Bu yazıyı yazdıktan sonra aldığım bazı yorumlar; Atatürk’ün dini bilgisinin olabileceğini gösteriyor, ama ben hala emin değilim). İslam hakkında sadece kulaktan dolma bilgisi var. Bu tabii sadece onun kabahati değil. Babası dini eğitim verilmeyen bir okula göndermiş. O zaman Türkçe meal veya Türkçe dini literatür yok denecek kadar az, o zaman ki, din bilginleri biraz boş gezmişler anlaşılan. Her neyse Atatürk’ün emriyle hazırlanan Kuran meali ancak 1938 yılında bitmiş. Ölmeden önce okudu mu okumadı mı bilemiyorum. Tabii ki Atatürk’ün sevapları da var, ama zaten bu sevapları bine bin katarak anlattıkları için ben size sadece mümkün olduğu kadar karşı görüşü savunuyorum ki, doğru yolu bulun ve denge sağlansın. Her ne olmuşsa olmuş, ben özellikle cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk’ün birçok icraatını beğenmiyorum, en azından daha iyisini yapmak mümkündü diyorum bununla beraber, Atatürk’ün yaşadığı şartlar göz önüne alındığı takdirde doğru kararları alamamış olması pek mümkündü ve en nihayetin de her ne kadar İslam ve Türk milleti için yanlış kararlar almış olmasına rağmen, bilgi eksikliğinden ve sonra yaptığı Kuran’ın mealinin hazırlanması gibi sebeplerden Allah’ın affına mazhar olarak, belki tövbe ederek ve hakikaten de zehirlendiyse de şehit olarak öbür tarafa intikal etmiş olabileceğinden bahsediyorum. Bununla beraber aldığı kararların birçoğunu beğenmiyorum, onun izinden de gitmiyorum. Benim bilgim görgüm Atatürk’le mukayese etmeyecek kadar fazla ve doğruya daha yakın. Bunu kendimi övmek için söylemiyorum. Hepimizin gerek dünyevi olsun, gerek uhrevi olsun o zaman ki ortalamaya vurulduğu zaman kat be kat üstünde. Atatürk ilkeleri diye bize yutturmaya çalıştıkları şey de Atatürk’ün mü CHP’nin ilkeleri mi olduğu pek bilinmez. Her kimin olursa olsun artık o ilkeler bu çağda çözüm üretemez.

Ben şimdi hem mason hem müslüman olduklarını düşünen kimselere şu soruyu sormak istiyorum, önünüze iki hasta gelse biri müslüman diğeri mason ve elinizde tek bir ilaç olsa hangisini kurtaracaksınız. Mason kardeşinizi mi, müslüman kardeşinizi mi?

Hatta soruyu daha çetrefilli hale getireyim. Bir doktorsunuz, domuz gribi salgını var, kurtarabildiklerinizi kurtarabiliyorsunuz son bir ilacım kaldı dendiği anda içeri biri masonların lideri diğeri müslümanların önde gideni ölmek üzere iki hasta giriyor. İki hastanın da yakınları tek bir ilacınız olduğunu biliyor ve kendi hastalarını kurtarmanız için size baskı yapıyorlar, ikisi de diyor ki, hastam ölürse bil ki sen de ölmüş olacaksın. Bu durumda ölüm kaçınılmaz gibi gözüküyor, bu durumda acaba hem müslüman hem de mason geçinen doktor şahıs acaba ne yapacak. Mantıken müslümanı kurtarması gerekiyor, çünkü masonlar öldükten sonra hiç bir şey vaad etmiyorlar. Müslümanlar ise öldükten sonra bir hayat vaad ediyor. Ancak son aşamada verilecek böyle bir karar sizin cennete gitmenizi temin eder mi? Ama bir ihtimal var değil mi?

Tekrar dönüyorum MHP’ye. Gerçek bir müslümanın gözünde MHP müslümanların arasına nifak tohumu eken mason işbirlikçisi kimselerden başkası değillerdir. Kürt müslüman kardeşlerimize baskı yaparak bu vatanı da bölünmenin eşiğine getiren onlardır. Ben de bu görüşe katılıyorum ancak bunu bilgi eksikliğinden mi, yoksa sadece nefislerini düşündüklerinden mi yapıyorlar bilemiyorum. Bu yazıyı okuyup da hala kavmiyetçilik güdüp müslümanalrın arasına nifak sokmaya devam etmek isteyen MHP’li şahıs, sen doğru bildiğini yap ben de doğru bildiğimi yapıyorum, ancak bundan sonra bir daha da deme ki ben bunu dinim için yapıyordum. Bu sizin yaptığınız kavmiyetçiliktir. İslamın kesinlikle onaylamadığı bir şeydir. Yine de bana inanmıyorsanız samimiyseniz gelirsiniz beraber ayetleri okuruz, hala da ısrar ediyorsanız ben sizi müslüman kabul etmiyorum.

Sizin yolunuz size, bizim yolumuz bize.

Categories: genel Etiketler:, , ,
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.