Bebek Katilleri

10 Kasım 2009 Yorum yapın

Aşağıdaki haberde Musevi bir hahamın bebek katlini nasıl meşrulaştırdığı anlatılıyor:
http://www.habervaktim.com/haber/93635/bebekleri_oldurmek_dinî_bir_vecibe.html

357

Din adına gaddarlık yapılabiliniyor veya devletin bekası adına 2. Mehmet’in yaptığı gibi çoğunluğun veya belli bir zümrenin menfaati için, bazı kurbanlar verilmesi mazur görülebiliyor. İslam bunu yasaklıyor.

Ben dini semavi dinlerin ve bazı uzak doğu dinlerine ait bazı kitaplar okudum. Barış yapmaya en müsait olanının İslam dini olduğunu gördüm. Örneğin Musevilerin şu an kullandıkları Tevrat’ta her ne kadar öldürmeyeceksin buyuruluyorsa da Musa’nın sadece buzağıya taptıkları gerekçesiyle 3000 kafiri öldürdüğü yazılıdır, hem de öldürmeyeceksin emrinin yazılı olduğu tabletler eline taze taze geçmişken, üstelik de Allah’ın verdiği bu tabletleri kırar veya düşürür.

İslam’da kafirler sizi yurdunuzdan dışarı çıkarmaya yeltenmiyorlarsa veya canınıza kastetmiyorlarsa, onlarla herhangi baskı yapmak söz konusu değildir. Hrıstiyanlar da Tevrat’ı kabul ederler. Hz. İsa sana tokat atana sen öbür yanağını dön dediği söz de bana sorarsanız biraz kinayelidir. Zaten icraatleri de ortadır Hrıstiyanların Güney Amerika’da hac çıkartmayan kafir kızılderilileri toplu katletmişlerdir. Hrıstiyanların tarihte yaptıkları başka cinayetler de vardır.

İslam’da da din veya mezhep yüzünden çıkan savaşlar vardır, ancak bana sorarsanız özellikle Osmanlı hıyarlarının dini anlamadan yaptıkları Alevi katliamlarını saymazsanız, din yüzünden çok cinayet işlenmemiştir. Üstelik Osmanlı’nın kaygısı dini yaymak değildir, kasasını doldurmaktır, savaş yaparak dini yaymayı amaçlasaydı zaten öyle veya böyle herkesi zorla müslüman yapardı. Osmanlı savaşlarında daha çok talan ve ganimet peşindedir.

Peygamber efendimiz (sav) yapılan savaşlarda her iki taraftanda ölen kimselerin sayısının 70 olduğu söylenir. Öyle dinsiz Cengiz’in veya Sezar’ın işlediği cinayetlerle mukayese bile kabul edilmez. Bir de savaşlarda güç dengesinin önemi vardır. Savaşlar çıkabilir, siz kendinize denk bir kuvvetle savaşıyorsanız bu bir yerde din adına olsun ideoloji adına olsun mazur görülebilinir. Ama Cengiz’in veya Sezar’ın yaptığı gibi sadece kendi yandaşlarını zengin etme uğruna yapılan savaşlar mazur görülemez veya Amerika’nın Irak’a karşı yaptığı saldırı gibi.

Kafirler istedikleri kadar bu yazdıklarımı beğenmesinler ben onların bile iyiliğini düşünüyorum

ME:O

Categories: Özel

Dursun Çiçek’e Ait İmza Bence Sahte

30 Ekim 2009 Yorum yapın

İmza hala ıslak mı değil mi tartışılıyor. Ben ilk başta herkes gibi imzanın gerçek olduğunu düşündüm. Ancak şöyle bir düşününce, imzanın gerçek olmama ihtimali daha ağır basıyor. Veya savcılıktan da yanlış bilgi veriliyor.

imza makinesi

imza makinesi

 

 

İlkönce bende şüphe uyandıran durum ihbarcının tavrı.  Bu ihbarı yapan yani sözü geçen orijinal belgeyi veren kimse, normalde bunu bir zarfa koyup göndermez, çünkü alan kişilerin belgeyi hasır altı etme ihtimali çok yüksek. Eğer ihbarcı aklı başında bir kimse ise ve gerçek bir olayı ihbar ediyorsa mutlaka bunu güvendiği bir kişi aracılığıyla yapmalıydı, üstelik gerçek bir olayı ihbar ediyorsa, kimseden korkmaması gerekiyordu.

Ben düşündükçe bunun bir tezgah olma ihtimalinin çok daha yüksek olduğuna inanıyorum. Bununla beraber  TSK bu münferit olayda haklı çıksa bile, taa dibine kadar politikaya bulaştığı için üzerine vazife olmayan işlere giriştiği için suçludur. Bunun belgelerini aramak için de ihbarcı aramaya gerek yok, televizyon programlarını izleyen, son zamanlardaki haberleri takip eden 70 milyon kişi TSK’nın bal gibi TC kanunlarını çiğnediğini görür. Bunun için boşu boşuna ihbarcı aramayın, sadece kendinizde gerçekleri dile getirebilecek cesaret var mı, akıl var mı, onu kontrol edin.

ME:O

Categories: politika Etiketler:,

TSK Nasıl Adam Olur?

29 Ekim 2009 Yorum yapın

Beni şahsen tanıyan ve yazılarımı takip edenler, çok uzun zamandan beri TSK ile davalı olduğumu bilirler. Bu son olaylar yaşanmadan belki taa gençliğimden beri, TSK’nın içindeki hakim fakat yanlış zihniyete karşı mücadele vermekteyim. TSK’ya yapmış olduğum eleştiriler yüzünden çoğu zaman vatan haini damgası yedim ama Allah büyüktür kimin vatan haini, kimin vatana hayırlı olduğunu size gösterecektir. Bu dünyada bunu idrak edemeseniz bile, öbür tarafta mutlaka idrak edersiniz, inancımca.

TSK’de bir takım bozukluklar olduğunu ben seneler önceden fark etmiştim. TSK kendi içindeki bu bozuklukları tasfiye etmektense eskale (yükseltmeyi) etmeyi tercih etti. Bugün gelinen manzara ortadır. Ancak bir çok yazar ve kişi olayın tam vehametinin farkında değildir veya bunu da bu şekilde geçiştirmeye çalışmaktadır. Bugün için istenen Genel Kurmay Başkanı’nın istifasıdır. Ancak tek bir istifa hiç bir şeyi çözemeyecektir. Aşağıda bazı gazetelerin yazarlarının bu konudaki kısa görüşleri var. Oktay Ekşi’yi dar görüşlü bulmama rağmen, bu seferki yazısını beğendiğim için en başa koyuyorum:

Oktay Ekşi (Hürriyet): “Topun tüfeğin yenemeyeceği tek güç vardır. Ona ‘gerçek’ derler. O güç döner dolaşır bir gün kendisini kabul ettirir. Galiba Albay Dursun Çiçek imzalı belge konusunda döndük dolaştık, ‘gerçeğin kabul edilmesi gereken noktaya’ geldik. Ortaya çıkan gerçeklerin yasal ve ahlaki sonuçları ne ise herkes, onun gereğini yapmalıdır. Silahlı Kuvvetlerimiz, Türkiye’nin 1946′dan beri içinde bulunduğu ‘demokratik sistem’in gereklerine kendini artık uydurmalı ve ‘hesap sorulamazlık’tan, ‘hesap sorulabilirlik’ zeminine geldiğini kabul etmelidir.

Ali Bayramoğlu (Yeni Şafak): Böyle bir skandal herhangi bir hukuk devleti düzeninde ordu komutanını derhal görevden alma ve ordunun içini hallaç pamuğu gibi atmakla sonuçlanırdı. Bir gün Türkiye de bunları görecek… Şu aşamada en azından Genelkurmay Başkanı’nın görevden alınması ya da istifa etmesi çok kişinin aklına geliyor ve çok kişiye meşru geliyor.

Ertuğrul Özkök: (Hürriyet): Acaba bütün bunlar “Nasılsa kimse bize bir şey yapamaz” duygusunun verdiği pervasızlık ve cüretle mi gerçekleştiriliyor? Hangisi olursa olsun, ortada Türk Ordusu açısından çok vahim ve marazi bir durum var demektir. Art arda gelen şu hatalara bakın. Cezalandırmak istediği erin eline, pimi çekilmiş el bombası verip 4 kişinin ölümüne yol açan subay kamuoyundan saklanmak isteniyor. Bir kız çocuğu tarlada ölüyor, suçlamalar yapılıyor. Bunun açıklaması günlerce sonra geliyor. Bir albayın hazırladığı darbe belgesi için komutan kendini angaje edip ‘kâğıt parçası’ diyor veya dedirtiliyor. Sonra belgenin aslı ortaya çıkıyor. Hangi ordu bu kadar üst üste vahim hatayı kaldırabilir?

Ahmet Altan (Taraf): Bizim ordu disiplinden tamamen kopmuş. Kendini “her türlü hukuksuz eylemi yapma hakkına sahip” sanıyor. Bizim ordunun her yanından “hukuksuzluk” fışkırıyor. Türkiye’nin yolunun açılması, gelişmesi ve çağdaşlaşması için ordunun siyasetten çekilmesi, askerlerin hukuk tarafından denetlenebilmesi gerekiyor.

Oral Çalışlar (Radikal): Belge, ordudaki yasadışı bir yapılanmayı, seçilmiş meşru iktidarları zor yoluyla devirmeyi amaçlayan bir komployu kanıtlar nitelikte bir belgedir. (…) Bu belgenin sorumluları yargıya hesap verecekler. TSK, ülkemiz demokrasisinin sınırları içine çekilecek ve asli görevine dönecektir.

Cengiz Çandar (Radikal): TSK’yı yıpratma kampanyası yok. TSK içindeki hukuksuzluk halinin böyle örtülmeye kalkışılmasıyla TSK yıpratılmış oluyor. TSK’yı yıpratmanın ve TSK’nın yıpranmasının önüne geçmek, hukukun önüne geçmemekle mümkün olacak. Mızrak çuvala sığmıyor…

Taha Akyol (Milliyet): Hukuk sonuna kadar işlemeli, bir daha kimse böyle şeylere cesaret edememelidir. Bu, demokrasi için de TSK’nın itibarı için de zorunludur. Askerler bir de şunu düşünmeli: Niye öyle birkaç yıldır değil, en azından yarım yüzyıldan beri darbeler, cuntalar, müdahaleler, provokasyonlar, andıçlar söz konusudur? Bu problem, “bilgi sızmasını önlemek” gibi teknik bir sorun değil, “askerî ideoloji” ile ilgili ciddi bir sorundur: TSK artık ‘toplum mühendisliği’nin çağının geçtiğini görmeli; Harbiye’den itibaren eğitimini buna göre gözden geçirmelidir.

Hasan Cemal (Milliyet): Başbuğ, kâğıt parçası derken gerçeği biliyor muydu? (…) Durum vahim. Hem de çok vahim. Türkiye’de demokrasi, hukuk devleti, asker-sivil ilişkileri, askerin demokrasi içindeki konumu yerli yerine oturacaksa, bu planın arkasında yatan gerçeğin, daha doğru deyişle kirli tezgâhın ortaya hızla çıkarılması gerekir.

Ahmet Taşgetiren (Bugün): ‘Kâğıt parçası’ tanımlaması, çok erken verilmiş bir yargıdır ve kendi kendisini (Başbuğ) çok peşin bir bağlamadır. Kaldı ki ihbar mektubu, Genelkurmay Başkanı’nı dışarıdan belgeyi yargılayabilecek bir konumda değil, bizzat operasyonun içinde göstermektedir.

Yasemin Çongar (Taraf): Öncelikle yanıtlanması gereken çok kritik bir soru var; Genelkurmay karargâhının bulaştığı suç, ne ölçüde Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un bilgisi dahilindedir? (…) Eğer durum böyleyse, Başbuğ, ya paşa paşa istifa etmeli ya da Başbakan tarafından görevden azledilmelidir.

Hikmet Çetinkaya (Cumhuriyet): Orgeneral Başbuğ, kurumsal sorumluluk kapsamında gerekeni yapacaktır ama bu olay bununla noktalanmaz. Türkiye, bir demokratik hukuk devletidir… Olayın bir başka boyutu, demokrasiye ve hukuk devletine aykırı cunta çalışmalarından hesap sorulması gereğidir.

Evet diğer yazarların belirttiği gibi TSK’nın içindeki bozukluk bence çok derin. Bazı yazarlar bunu 50 yıl öncesine dayandırıyorlar, ben bunu İttihat ve Terakki ve ondan miras kalan ordu içindeki masonik yapılanmaya bağlıyorum. Bu bağlar çözülmeli. Sadece bir iki kokmuş baş değil, mümkün olduğunca adil, bu tip yapılanmanın içine giren herkes temizlenmeli.

En önemlisi Harp Okulları’nda iyileştirme çalışmaları yapılmalı. Benim bildiğim daha okula alınırken, mülakat ile kendilerini uymayan zihniyetteki gençleri eliyorlar. Bunun önüne geçilmeli. Harp Okulları’na sivil öğretmen alınmalı, özellikle meslek dışı derslerin sivil öğretmenler tarafından verilmesi sağlanmalı. Öğrencilerin yatılı olduğu düşünülürse, ibadet etmelerine engel olunmamalı, bunu kolaylaştırıcı düzenlemeler yapılmalı ki, ordu din düşmanı imajından kurtulsun.

Categories: politika Etiketler:

Böyük Bilim Adamları Da Bazen Sıçar

24 Ekim 2009 Yorum yapın
Eskiden yazdığım, yazıştığım bazı seçme mektupları da yayınlamaya karar verdim. Bunlardan ilki bir arkadaşımın bana 28.11.2008 tarihinde gönderdiği mektuba cevaben yazdığım mektup. İlk önce arkadaşımın yazdığı mektubu görelim, gerçi aynı mektup bana Birkaç sefer daha geldi ama bilimle ilgili en kapsamlı cevabı burada yazdım. İşte arkadaşın gönderdiği e-mektup:
TANRI VAR MIDIR?
Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar;
- Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?
Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.
- Evet, her şeyi Tanrı yarattı!
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine ‘Evet efendim’ diye cevaplar.
Profesör devam eder.
- Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur. Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır.
Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.
Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve ‘Bir soru sorabilir miyim  profesör’ der. Profesör sorabileceğini söyler.
Öğrenci ‘Soğuk var mıdır’ diye sorar.
Profesör; ‘Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır’ diye cevaplar. ‘Sen hiç soğuktan üşümedin mi?’
Öğrenci ‘Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda/gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (273 derece C) sıcaklığın kesin yokluğudur. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir’ der ve devam eder.
- Profesör, karanlık var mıdır?
- Tabii ki vardır.
- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yasamda/ gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçerek! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekân için kullanılan bir kelimedir. O zaman size son bir soru daha sormak isterim, efendim. Şeytan var mıdır?
Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar..
- Tabii vardır. Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.
Öğrenci itiraz eder.
- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarının bir sonucudur. O, aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk, ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.
Profesör kürsüdeki yerine çöker .
Genç öğrencinin adı Albert Einstein’dir.
Gerçi benim elimde, bu e-postanın İngilizcesi de var, ve kontrol ettiğim zaman bazı tercüme hataları görüyorum, ancak çıkan sonuç şu “vay baba Einstein”. O yüzden değişiklik yapmadan, e-postayı buraya aldım.. Ben de arkadaşın gönderdiği bu postaya cevaben şunu yazdım:
Hocam bu metup bana ikinci defa geliyor ancak daha önceki cevabımı bulamadığım için tekrar yazmak durumundayım.
Einstein’ın fiziği iyidir ama metafiziği bir felaket. Üstelik Einstein fizik konusunda da az hıyarlık etmemiştir. Einstein bir önyargıyı yıkmak bir atomu parçalamaktan daha zordur demiş ve ikisini de ispatlamıştır. Atomun parçalandığını zaten biliyorsunuzdur ama Einstein’ın kendi önyargısını yıkamadığını bilmiyorsunuzdur. Hıyar, evrenin o zaman ki bilim çevrelerindeki genel kanaate uygun olarak evrenin yaratılmış olduğunu kabul etmiyor evvel ezzel var olduğuna inanıyordu. Buna İngilizce steady state teorisi deniyor. Başka bir fizikçi (üstelik de papaz) kendisine yine Einstein’ın formüllerinden yola çıkarak evrenin genişlediğini bunun da big bang’e ve dolayısıyla yaratılmış olduğuna işaret ettiğini ispat etmeye kalkınca ona fiziğiniz iyi ama matematiğiniz bir felaket demişti. bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Georges_Lemaître Ama zaman içinde papazın haklı, Einstein’ın önyargısının da yanlış olduğu anlaşıldı. Kelimenin tam anlamıyla Einstein papazı bulmuş oldu.
Einstein’ın steady state teorisinde sıçmış olması zaten metafizikten anlamadığını gösteriyor. Yahudilerin teolojisini tam vakıf değilim ama İslam ve Hristiyan inancına göre Allah mutlak güç ve kuvvettir Allah’ın boş bıraktığı her hangi bir alan da yoktur. Ancak daha çok Hrıstiyan teologların iddia ettiği üzere, “şeytanın en büyük hilesi kendisinin yok olduğuna inandırmaktır.” Einstein öğretmeni ise su götürmez bir hıyar, öğle saçma mantık yürütmemi olurmuş.

Eskiden yazdığım, yazıştığım bazı seçme mektupları da yayınlamaya karar verdim. Bunlardan ilki bir arkadaşımın bana 28.11.2008 tarihinde gönderdiği mektuba cevaben yazdığım mektup. İlk önce arkadaşımın yazdığı mektubu görelim, gerçi aynı mektup bana birkaç sefer daha geldi ama bilimle ilgili en kapsamlı cevabı burada yazdım. İşte arkadaşın gönderdiği e-mektup:

TANRI VAR MIDIR? (Aynı içerikli mektubun bana bir de İngilizcesi gelmişti. İngilizcesiyle karşılaştırdığımda tercümanın hata yapmış olduğunu hatta kasıtlı olarak manayı değiştirdiğini düşünüyorum. Doğru başlık “Şeytan Var Mıdır?” olması gerekiyordu.)

Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar;

- Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?

Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.

- Evet, her şeyi Tanrı yarattı!

Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine ‘Evet efendim’ diye cevaplar.

Profesör devam eder.

- Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur. Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır. (İngilizce metinde böyle çıkarım yok, burada da tercümanın kasıtlı hata yaptığını düşünüyorum, hata yaptığı gibi mantıktan da haberi yok bu tercümanın.)

Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.

Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve ‘Bir soru sorabilir miyim  profesör’ der. Profesör sorabileceğini söyler.

Öğrenci ‘Soğuk var mıdır’ diye sorar.

Profesör; ‘Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır’ diye cevaplar. ‘Sen hiç soğuktan üşümedin mi?’

Öğrenci ‘Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda/gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (273 derece C) sıcaklığın kesin yokluğudur. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir’ der ve devam eder.

- Profesör, karanlık var mıdır?

- Tabii ki vardır.

- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yasamda/ gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçerek! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekân için kullanılan bir kelimedir. O zaman size son bir soru daha sormak isterim, efendim. Şeytan var mıdır?

Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar..

- Tabii vardır. Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda,  şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.

Öğrenci itiraz eder.

- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarının bir sonucudur. O, aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk, ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.

Profesör kürsüdeki yerine çöker .

Genç öğrencinin adı Albert Einstein’dir.

Gerçi benim elimde, bu e-postanın İngilizcesi de var, ve kontrol ettiğim zaman bazı tercüme hataları görüyorum, hatta tercüman başlığı bile doğru tercüme edememiş, ancak çıkan sonuç şu “vay baba Einstein”. O yüzden değişiklik yapmadan, e-postayı buraya aldım. Ben de arkadaşın gönderdiği bu postaya cevaben şunu yazdım:

Hocam bu metup bana ikinci defa geliyor ancak daha önceki cevabımı bulamadığım için tekrar yazmak durumundayım.

Einstein’ın fiziği iyidir ama metafiziği bir felaket. Üstelik Einstein fizik konusunda da az hıyarlık etmemiştir. Einstein bir önyargıyı yıkmak bir atomu parçalamaktan daha zordur demiş ve ikisini de ispatlamıştır. Atomun parçalandığını zaten biliyorsunuzdur ama Einstein’ın kendi önyargısını yıkamadığını bilmiyorsunuzdur. Hıyar, evrenin o zaman ki bilim çevrelerindeki genel kanaate uygun olarak evrenin yaratılmış olduğunu kabul etmiyor evvel ezzel var olduğuna inanıyordu. Buna İngilizce steady state teorisi deniyor. Başka bir fizikçi (üstelik de papaz) kendisine yine Einstein’ın formüllerinden yola çıkarak evrenin genişlediğini bunun da big bang’e ve dolayısıyla yaratılmış olduğuna işaret ettiğini ispat etmeye kalkınca ona fiziğiniz iyi ama matematiğiniz bir felaket demişti. bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Georges_Lemaître Ama zaman içinde papazın haklı, Einstein’ın önyargısının da yanlış olduğu anlaşıldı. Kelimenin tam anlamıyla Einstein papazı bulmuş oldu.

Einstein’ın steady state teorisinde sıçmış olması zaten metafizikten anlamadığını gösteriyor. Yahudilerin teolojisini tam vakıf değilim ama İslam ve Hristiyan inancına göre Allah mutlak güç ve kuvvettir Allah’ın boş bıraktığı her hangi bir alan da yoktur. Ancak daha çok Hrıstiyan teologların iddia ettiği üzere, “şeytanın en büyük hilesi kendisinin yok olduğuna inandırmaktır.” Einstein öğretmeni ise su götürmez bir hıyar, öğle saçma mantık yürütmemi olurmuş.

Bu dünyada hiç kimse ilah değil, ister bilim adamı olsun, ister din adamı olsun hataya açıklar. Aşağıda “Tanrı Var Mıdır?” başlıklı yazının İngilizce Power Point sunum dosyası halindeki daha orijinal hali. Görüldüğü üzere tercüman başlığı bile doğru tercüme edememiş. Doğrusu “Şeytan Var Mıdır?” olacaktı.
ME:O

“Olmaz olmaz” deme! Olmaz olmaz.

23 Ekim 2009 Yorum yapın

Merhabalar,

yine bu seferde Hürriyet Gazetesi’nden bir video klibi ama bu sefer takdirime mucib oldu.  Adamın teki boş bir şişenin mantarla ağzını kapatıyor sonra da şişeyi kırmadan mantarı çıkartın diyor. İnsana bunu yapmak imkansızmış gibi geliyor ancak adam soktuğu mantarı çıkarıyor. Bu seferde gözlerimle gördüğüm için inanıyorum -hatta ilk başta inanamadım, bir kaç defa daha seyrettim, herhangi bir 3 kağıt var mı diye-. Klibi aşağıdaki bağlantıdan seyredebilirisiniz:

http://webtv.hurriyet.com.tr/category.aspx?cid=5&vid=1043&bid=1&hid=12756801

İmkansız diyebileceğim bir olay gözümün önünde gerçekleşti. Ben bunu görmesem ancak bir mucize mantarı şişeden çıkartır derdim ancak çıktı. Esasında bu da bir mucize ancak akla yatkın bir mucize. Bazılarımız mucize denince denizlerin veya ayın yarılmasını falan bekliyor. Ancak bu da bir mucize. Mucizeliği akla aykırı olmasında değil, akla uygun olmasında. Acaba adamın kafasına bu çözüm nasıl geldi. İşte bu çözümün adamın kafasına gelmesi de bence bir mucize.

Çoğu zaman çoğu kişi hayatımızdaki mucizelerin farkına varamıyor. Zaten uç noktalarda iki zıt görüş varmış, biri herşeyin mucize olduğuna inanmak, diğeri de hiç bir şeyin mucize olmadığına inanmak. Ben ilk görüşe daha yakınım.

Her neyse, mesela kuşların veya balıkların radarları olmadan binlerce millik mesafelerde yollarını nasıl şaşırmadan bulduklarını hala bilim adamları keşfedebilmiş değil. Keşfedemedikleri için bunu bir tür mucize kabul edebilir veya etmeyebilirsiniz. Ancak beni şaşırtan yolunu bulan kuşlar değil, yolunu bulmayan insanlar. Şaka şaka. Onlarda beni şaşırtmıyor esasında. Beni şaşırtan mesela, daha doğrusu eskiden şaşırtan güvercinlerin yollarını nasıl bulduklarını, serbest bıraklıdıkları takdirde tekrar evlerine döndüklerini insanlar o devirlerde nasıl keşfedebilmişler. Ben bunu daha önce düşünmüş ve soruyu kendime sormuştum. Daha sonra cevabı Kuran’da buldum.

Kısaca demek istiyorum ki, mucize görmek isteyen çok uzaklara bakmasın. Denizin yarılmasını da beklemesin.

ME:O

Categories: bilim

Kurbağa Deneyi

23 Ekim 2009 Yorum yapın

Merhabalar,

Hürriyet gazetesinin internet sitesinde aşağıdaki linkten ulaşabileceğiniz video klibi yayınlandı:

http://webtv.hurriyet.com.tr/category.aspx?cid=5&vid=1043&bid=1&hid=12756801

Burdaki deneye göre bir kurbağa suyun içinde, suyun içine kaynar su dökünce kurbağa sudan dışarı atlıyor. Ancak arka plandaki ses iddia ediyor ki, bu suyu yavaş yavaş kaynatırsa, kurbağa pişse dahi dışarı atlamıyormuş. Gazeteciler bu habere inanmışlar ki, gazetelerine almışlar. Ben bu habere ve deneye şüpheyle bakıyorum. Zaten suyun kaynadığını da video klibinde görmüyoruz. Ben gözümle görmeden inanmam, kaynar suyun içinde kurbağıyı hala otururken görmeden inanmam. Sonra da klibin sonundaki ses şöyle diyor. Kurbağalar yavaş yavaş kaynayan suyun içinde otururmuş ama insan belki de kurbağadan daha akıllıymış dışarı atlar mıymış, küresel ısınma falan?

Bence ben bu deneyi de haberi yapan kimseden hem daha akıllı hem de gerçekten böyle bir deney yaptılarsa kurbağalara zuülm etmeyecek kadar merhametliyim. Ancak artık iddia ortaya konduğuna göre kurbağıyı kaynar suyun içinde otururken görmek istiyorum. İnsana gelince suyu kaynayınca ne kadar akıllı olursa olsun nereye atlayacak nereye sıçrayacak aya mı, marsa mı? O da kurbağadan akıllı olsa bile kaynar suyun içinde oturmaya devam edecek. Salak dediğiniz kurbağının bir özelliği var, hem suda, hem de karada yaşayabiliyor, o yüzden dışarı atlıyabiliyor. Sizler dünya dışında bir yerde yaşayabiliyor musun ki, dışarı atlıyabileceksiniz. Ben bu insanların çoğunun kurbağa kadar aklı olduğunu dahi sanmıyorum. Aklı veren de Allah, alan da.

ME:O

Categories: bilim Etiketler:, , ,

Sizce ben liberal bir muhafazakar mıyım, yoksa muhafazakar bir liberal miyim?

22 Ekim 2009 Yorum yapın

Merhabalar,

bugün biraz muhafazakar ve liberal kavramları üzerine yazayım dedim. Bu yazıyı yazmama Star Gazetesi’nden Mustafa Akyol’un “Liberaller Allahsız mıdır?” başlıklı yazısı vesile oldu. Mustafa Akyol’a göre liberaller genellikle toplumda Allah din tanımayan kimseler olarak tanınıyor, bununla beraber aynı görüşü savunan iki kişiden camiye gidenine muhafazakar, viski içenine ise liberal denebiliyor. Benim bu yazıma devam etmeden evvel Mustafa Akyol’un yazısını okumanızı tavsiye ederim.

Şimdi ben de kendime sordum, ben acaba liberal miyim, yoksa muhafazakar mı? Liberal demek hür düşünceden yana olan kimse ama aynı zamanda ve çoğu zaman; değişimden yana olan kimse anlamına da geliyor. Muhafazakar ise bulunduğu ortamı ve düzeni korumaya ve/veya muhafaza etmeye çalışan kimse anlamında. Bununla beraber muhafazakar dendiği zaman mazbut, dini değerleri olan ve daha ahlaki bir yaşantı süren kimse akla geliyor.

Mustafa Akyol’un yazısını okursanız bu kelimelerin karşıt görüşleri savunan kimselere verilen adlar olmasının nedeni bu kelimelerin önem kazandığı Fransız devrimine dayanıyor. O zamanlar kilisenin halk üzerinde bir baskısı özellikle de haksız bir baskısı var. Kilise kendisi gibi düşünmeyen halka baskı yapabilirken, her türlü ahlaksızlığın yaşandığı Fransa iktidarının sarayına hiç bir dini telkinde bulunamamaktadır. Aynı bugünün Türkiye’sindeki diyanet işleri gibi. Halka örneğin zinanın ne kadar büyük bir günah olduğunu, böyle bir şeye kalkışanın nasıl cehennemde cayır cayır yanacağına anlatabilirken, devlet kanunlarla zinayı suç olmaktan çıkarttığı zaman dut yemiş bülbül gibi susmaktadır. Tamamen sen benim çöplüğüme burnunu sokma, ben de senin çöplüğüne burnumu sokmam hesabı.

En sonunda kralın ve kilisenin baskısına dayanamayan halk Fransa’da 1789-1799 yılları arasında isyan eder. Sonuç olarak kilise ve dinle olan bağlarını koparır, kralı alaşağı eder vs. Sonuç olarak çoğu Fransız kralları gibi ahlaksızca ve din baskısından kopmuş olarak yaşamaya başlar. Şimdi bu arada ahlak kavramını açmak gerekiyor: Ben burada ahlak kelimesini dünyevi zevklere fazla önem vermeyen, içki, kumar zina gibi din tarafından günah kabul edilen davranışlardan uzak durma anlamında kullandım. Ancak riyakar kilisenin ahlaksızlığından bahsetmedim. Krala sus pus halka da engizisyon dahil her türlü işkenceyi yapabilen bir din anlayışından bahsediyorum, bu ne kadar ahlaki tartışılır tabii ki.

O zamanın liberallerinin üç özelliği var: hür düşünceden yanalar, dinden serbest yaşamayı amaçlıyorlar ve değişim istiyorlar eskiyi atmak istiyorlar. O zaman ki liberallerin ve yaptıkları reformların (değişimlerin) etkisi hala sürmektedir. Mustafa Kemal dahil bir çok kişi bu liberallerin yarattığı rüzgarlardan etkilenmiştir. Bugün hakim olan düşünce dindar kesimin değil daha çok o zaman ki liberal kesimin savunduğu düşünce tarzıdır.

Fakat aradan 200 seneden fazla zaman geçti. Şu an dünyanın liderliğini yapan ülkelerin ortak değerleri dinden serbest yaşam ve düşünmedir. Bu o zaman ki liberallerin de arzuladıkları şeydi ve bugün onların amaçları büyük ölçüde gerçekleşti ve tabiri caizse onların dediği oldu ancak baktığımızda bu eski liberallerinin arzuladığı dinden bağımsız hayat tarzının sosyo, ekonomik, psikolojik bazı problemler getirdiği gözlendi. Buna rağmen bazı insanlar hala eski liberallerin görüşlerini yani 200 yıllık eskimiş bir görüşü muhafaza etmeye çalışıyorlar ve kendileri gibi düşünemeyen insanlara düşünce ve düşündüklerini yayma hakkı vermek istemiyorlar. Yani hem eskiyi muhafaza etmek, hem de başkalarına fikir özgürlüğü tanımayarak bağnazlık etmek istiyorlar bununla beraber liberal kelimesini hala dinden bağımsız düşündükleri ve yaşadıkları için kendilerine yakıştırıyorlar.

Ben kendime bakıyorum, fikir özgürlüğü ve hür düşünceyi sonuna kadar destekliyorum, değişimden yanayım ancak dinden bağımsız bir hayat sürmenin insanlık için kötü olacağını da savunuyorum ve en önemlisi içki kumar ve zina gibi veya daha az günahlardan kendimi uzak tutarak mümkün olduğunca ahlaki tabiri caizse muhafazakar bir yaşam sürmeyi amaçlıyor ve bunu da herkese tavsiye ediyorum.

Özetlemek gerekirse fikir ve düşünce olarak liberalistim ama yaşantı olarak muhafazakarım. Ama bugünün bir çok insanı yaşantı olarak liberal yani dinden yana serbest bir yaşam sürmekte ancak bunu muhafaza etmeye çalıştıklarından değişim istememelerinden dolayı düşüncede muhafazakardırlar. Yani onlar 200 yıl gibi çağdışı bir düşünceyi hala doğruymuş gibi savunmaktadırlar.

İşte bundan dolayı diyorum ki, ben düşüncede liberal yaşantıda muhafazakarım. Doğal olarak düşüncede muhafazakar yaşantıda liberal yani dinden bağımsız olanlara muhalifim. Belki bana post modern liberalist demeyi daha uygun bulabilirsiniz.

Her ne derseniz deyin, ben düşünce özgürlüğünden yanayım. Siz kendinize bir bakın acaba düşünce özgürlüğünden yana mısınız, yoksa tehlikeli olduğunu düşündüğünüz bazı düşünceleri karşı düşünceyle susturmayı, düşünceyle susturamadığınız takdirde cebren ve hileyle kendi görüşünüzü idame ettirmeyi mi, planlıyorsunuz.

Ben size söyliyeyim zamanın ruhu değişimden yana esiyor, dini yaşamı tekrar kuvvetlendirmekten yana esiyor. Benim tavsiyem rüzgara karşı dik durmayın. Bir fırtına kendisiyle beraber esneyebilen yaş ağaçlara fazla zarar vermez ama eskimiş eğilemeyen kuvvetli gibi gözüken dik ağaçları kökünden söküp atabilir.

ME:O

Categories: felsefe

Ne İçin Savaşıyoruz

21 Ekim 2009 Yorum yapın
aşağıdaki haberi okuyun:
İşte İslam düşmanlığı
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde, Müslüman din görevlileri üzerindeki baskılar bitmek bilmezken, sistematik bir şekilde uygulanan dinsizleştirme politikası camilere de uzandı. Kıbrıs’ın Lefkoşe, Girne, Magosa gibi önemli kentlerinde bulunan tarihi Osmanlı camilerinin birçoğu meyhane ve içkili lokantaların işgali altında.
MURAT ALAN’ın haberi…
KKTC Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün, para kazanmak için kimi caminin bahçesini, kimisinin ise külliye ve hatta cami duvarlarını dahi meyhanelere peşkeş çektiği ortaya çıktı.
Magosa’daki tarihi Lala Mustafa Paşa, Girne’de bulunan Caferağa ve Lefkoşe’deki Selimiye Camilerinin bahçe ve külliyeleri, Kıbrıs Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yasadışı bir şekilde, sırf para kazanmak için içkili kafe ve meyhanelere kiraya verildi. Vatandaşın ve din görevlilerinin bütün şikayetlerine rağmen geri adım atılmayan uygulama yüzünden, ismi geçen camilerde namaz vakitlerinde namaz dahi kılınamadığı ortaya çıktı. Kıbrıs Din Görevlileri Sendikası Başkanı Mehmet Dere ise, camii avlusunda ve bahçesinde böyle bir şeyin olmasını bir türlü içlerine sindiremediklerini belirterek yetkilileri göreve çağırdı.
YAHUDİ’YE HER TÜRLÜ KOLAYLIK VAR
Müslüman Türk halkının kanlarıyla elde ettiği toprakları Filistin’de yaptıkları gibi dönüm dönüm satın alarak ele geçirmeye çalışan Yahudi gruplara cemaat tanımlamasında bulunan Kıbrıs Hükümeti, adada bulunan Yahudi ve Hıristiyan azınlığa her türlü kolaylığı gösterirken, Müslümanların dini mabetlerini ise içkicilere peşkeş çekiyor.
Lefkoşe’de 1571′de yapılan tarihi Selimiye Camii külliyesinde bulunan meyhane, arsızlığın bu kadarına da pes dedirtiyor. Cami külliyesi ve bahçesinin bir bölümü Kıbrıs Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından Galif Meyhanesi isimli içkili bir restorana kiraya verildi. Restoran külliyeye yerleştikten sonra ilk iş olarak külliye duvarına kocaman tabelalar koydu. Bahçeye kurulan ses sistemiyle de dışarıdaki masalara müzik yayını yapmaya başlanması ise bardağı taşıran son damla oldu. Cami cemati ve din görevlilerinin tüm şikayetlerine rağmen gelir getirdiği gerekçesi ile KKTC’li yetkililer kira sözleşmesini iptal etmiyor.
GİRNE VE MAGOSA’DA DA DURUM FARKSIZ
Girne ve Magosa’da bulunan tarihi camilerin durumu da başkent Lefkoşe’yi aratmıyor. Magosa’daki tarihi Lala Mustafa Paşa ve Girne’de bulunan tarihi Caferağa Camii de içkili kafeteryalarla çevrilmiş durumda. Girne’deki Caferağa Camii duvarını dahi işgal eden içkili müzikhol, işi bir adım daha öteye götürerek camii duvarlarına şarkıcıların resimlerini çakmaktan dahi çekinmiyor. Camide ayyaşların verdiği sıkıntı yüzünden aylardır akşam ve yatsı namazının kıldırılmadığı belirtildi.
Magosa’nın en eski camisi olan Lala Mustafa Paşa Cami bahçesi de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izni ile içki servisi yapan bir kafeye kiraya verildi. Kafe ise cami girişine dahi masa ve şemsiye koyarak içki servisini neredeyse içeri taşımaya başladı.
Daha önce de böyle bir haber olmuştu. Lefkoşa’daki camiinin içinde millet içkili kokteyl veriyor. Neymiş efendim camiiyi evlendirme sarayı yapmışlar, içki verilmesi normalmiş. Bu vatan evlatlarının kan verdiği Kıbrıs sahillerinde, kumarhaneler ve barlar var. Şimdi burada ölen vatan evlatlarına biz şahit diyebilir miyiz? Şehitlik Allah’ın kelamını yaymak için ölen kimseye verilen bir paye bunun tam tersini yapan kimseye verilen bir paye değil. Barlar kurulsun, kumarhaneler açılsın, camilerimiz meyhanelere dönüştürülsün diye mi, fedakarlık yapıp vatan evlatlarını ölüme göndereceğiz. Buyrun size laik devlet, laik ordu. Tamam ben laikim, dinsizim doğrusu budur diyorsanız sizin bileceğiniz iştir, ancak bu vatan evlatlarını ölüme gönderirken şehit olacaksınız diyerek kandırmayı kabul etmiyorum. Şehitlik bizim dinimizde var, sizin dininizde yok. Kimseyi kandırmayın.

ilk önce aşağıdaki haberi okuyun:

İşte İslam düşmanlığı

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde, Müslüman din görevlileri üzerindeki baskılar bitmek bilmezken, sistematik bir şekilde uygulanan dinsizleştirme politikası camilere de uzandı. Kıbrıs’ın Lefkoşe, Girne, Magosa gibi önemli kentlerinde bulunan tarihi Osmanlı camilerinin birçoğu meyhane ve içkili lokantaların işgali altında.

MURAT ALAN’ın haberi…

KKTC Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün, para kazanmak için kimi caminin bahçesini, kimisinin ise külliye ve hatta cami duvarlarını dahi meyhanelere peşkeş çektiği ortaya çıktı.

Magosa’daki tarihi Lala Mustafa Paşa, Girne’de bulunan Caferağa ve Lefkoşe’deki Selimiye Camilerinin bahçe ve külliyeleri, Kıbrıs Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yasadışı bir şekilde, sırf para kazanmak için içkili kafe ve meyhanelere kiraya verildi. Vatandaşın ve din görevlilerinin bütün şikayetlerine rağmen geri adım atılmayan uygulama yüzünden, ismi geçen camilerde namaz vakitlerinde namaz dahi kılınamadığı ortaya çıktı. Kıbrıs Din Görevlileri Sendikası Başkanı Mehmet Dere ise, camii avlusunda ve bahçesinde böyle bir şeyin olmasını bir türlü içlerine sindiremediklerini belirterek yetkilileri göreve çağırdı.

YAHUDİ’YE HER TÜRLÜ KOLAYLIK VAR

Müslüman Türk halkının kanlarıyla elde ettiği toprakları Filistin’de yaptıkları gibi dönüm dönüm satın alarak ele geçirmeye çalışan Yahudi gruplara cemaat tanımlamasında bulunan Kıbrıs Hükümeti, adada bulunan Yahudi ve Hıristiyan azınlığa her türlü kolaylığı gösterirken, Müslümanların dini mabetlerini ise içkicilere peşkeş çekiyor.

Lefkoşe’de 1571′de yapılan tarihi Selimiye Camii külliyesinde bulunan meyhane, arsızlığın bu kadarına da pes dedirtiyor. Cami külliyesi ve bahçesinin bir bölümü Kıbrıs Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından Galif Meyhanesi isimli içkili bir restorana kiraya verildi. Restoran külliyeye yerleştikten sonra ilk iş olarak külliye duvarına kocaman tabelalar koydu. Bahçeye kurulan ses sistemiyle de dışarıdaki masalara müzik yayını yapmaya başlanması ise bardağı taşıran son damla oldu. Cami cemati ve din görevlilerinin tüm şikayetlerine rağmen gelir getirdiği gerekçesi ile KKTC’li yetkililer kira sözleşmesini iptal etmiyor.

GİRNE VE MAGOSA’DA DA DURUM FARKSIZ

Girne ve Magosa’da bulunan tarihi camilerin durumu da başkent Lefkoşe’yi aratmıyor. Magosa’daki tarihi Lala Mustafa Paşa ve Girne’de bulunan tarihi Caferağa Camii de içkili kafeteryalarla çevrilmiş durumda. Girne’deki Caferağa Camii duvarını dahi işgal eden içkili müzikhol, işi bir adım daha öteye götürerek camii duvarlarına şarkıcıların resimlerini çakmaktan dahi çekinmiyor. Camide ayyaşların verdiği sıkıntı yüzünden aylardır akşam ve yatsı namazının kıldırılmadığı belirtildi.

Magosa’nın en eski camisi olan Lala Mustafa Paşa Cami bahçesi de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izni ile içki servisi yapan bir kafeye kiraya verildi. Kafe ise cami girişine dahi masa ve şemsiye koyarak içki servisini neredeyse içeri taşımaya başladı.

Daha önce de böyle bir haber olmuştu. Lefkoşa’daki camiinin içinde millet içkili kokteyl veriyor. Neymiş efendim camiiyi evlendirme sarayı yapmışlar, içki verilmesi normalmiş. Bu vatan evlatlarının kan verdiği Kıbrıs sahillerinde, kumarhaneler ve barlar var. Şimdi burada ölen vatan evlatlarına biz şehit diyebilir miyiz? Şehitlik Allah’ın kelamını yaymak için ölen kimseye verilen bir paye bunun tam tersini yapan kimseye verilen bir paye değil. Barlar kurulsun, kumarhaneler açılsın, camilerimiz meyhanelere dönüştürülsün diye mi, fedakarlık yapıp vatan evlatlarını ölüme göndereceğiz. Buyrun size laik devlet, laik ordu. Tamam ben laikim, dinsizim doğrusu budur diyorsanız sizin bileceğiniz iştir, ancak bu vatan evlatlarını ölüme gönderirken şehit olacaksınız diyerek kandırmayı kabul etmiyorum. Şehitlik bizim dinimizde var, sizin dininizde yok. Kimseyi kandırmayın.

Bu yazıyı tamamladıktan sonra bir arkadaştan bu konuyla ilgili bir mesaj aldım, o yüzden konuyu tekrar açmam gerekti:

İslam’a inanmayan bir kimse benimle tartışmaya girebilir, örneğin yemeklerden sonra bir kadeh şarap sağlık için çok faydalıdır, diyebilir veya domuz eti eskiden sağlığa zararlıymış, şimdi bunun önlemleri alındığı için kolestrol dışında sağlığa zararlı bir etkisi yok üstelik diğer sığır ve koyuna göre üretim maliyetleri çok düşük olduğu için falan filan…

Şimdi benim bunlara verebileceğim yine akli bazı argümanlarım olabilir buna rağmen onun iddialarını tamamen çürütemem. Bu durumda akıl bizi ortak bir cevaba götüremez. O yüzden daha fazla tartışmanın bir anlamı da kalmaz.

Kıbrıs’taki adamlar dini mekanı meyhane veya benzeri bir şey yapmışlar. Biraz saygısızlık gibi duruyor, biraz bozulurum ama kendi bilecekleri iş, adam diyebilir ki, boş duruyordu, israf günahtır, yeni bir yer inşaa etmektense kullanılmayan israf olan bir yeri hayata geçirdim. Ne diyebilirsin? Ülke onun tasarruf onun. Beni üzer ama adam bunu yapmakta hakkı var.

Fakat işin rengi ne zaman değişiyor. Adam diyor ki, ben müslümanım içki faydalıdır, domuz eti yiyebilirsin, gönül rızası ile olduktan sonra zina yapabilirsin falan. Tamam sen inanmıyorsan bunları savunabilirsin ama hem müslümanım hem de bunlar mübah dersen olmaz. Bu durumda sen ya yalan söyleyip beni kandırmaya çalışıyorsun, ya bilgisiz ve cahilsin ya da akli melikelerini yitirmiş durumdasın ve kendini bilmiyorsun.

İşte Türkiye Cumhuriyet’i şu anda bu durumda. Şehit verdik diyor, şehit verilen yerlere gazino yapıyor, kumarhane yapıyor, zinayı serbest hale getirip Allah’ın huzurunda yapılan imam nikahını suç kabul ediyor. Şehitlik İslam’ın getirdiği bir mevhum ancak Allah’ın kelamını yaymak için ölen kimselerin hak ettiği bir mertebe, yoksa İslam’ın hoş görmediği kanun ve adetler için çarpışır ve ölürseniz Allah bu konuda size hiç bir şey vaad etmiyor. Kısaca şöyle söyleyeyim, laik devletlerde böyle bir mertebe olamaz. Kimseyi kandırmasınlar.

Tekrar vurguluyorum herkesin inancı kendine, herkesin kendi inancını savunma ve taraftar bulma hakkı var ancak bunu yaparken yalan söylemeyin, kendinizi veya inancınız olduğundan başka bir şeymiş gibi göstermeye çalışmayın. Müslümansanız müslümanlığınızı bilin, müslüman değilseniz müslüman olmadığınızı bilin. Kendinizi bilirseniz mesele yok. Mesele ben müslümanım deyip de İslam’da olmayan inanış tarzlarını hala hazırda konuyu bilmeyenlere itelemeye başladığınızda başlıyor.

Domuz etini veya içkiyi ortak akıl kötü kabul etmeyebilir ancak kandırmayı, yalanı doğru gibi göstermeyi ortak akıl kötü olarak görür. Eğer beni veya iyi niyetli vatanı için ölmekten kaçınmayan kimseleri kendi menfaatleriniz uğruna kandırmaya çalışıyorsanız, benim de size söyleyeceğim bir sözüm var: Kendinizi bilin. Müslüman değilseniz, müslüman değilsiniz dünyanın sonu gelmedi ya. Bununla yaşayın.

Categories: genel Etiketler:, ,

Sözüm Ona Milliyetçilik ve MHP

21 Ekim 2009 Yorum yapın
bayrak mason derken, sıra MHP’ye gelmişti onlarla ilgili bir haber ve köşe yazısı var gönderiyorum:
Şok, şok, şok, Mussolini
MI5 ajanıymış!
Biraz magazin dili kullanayım dedim başlıkta. Haber gerçekten şok bir gerçeğin altını çiziyor.. Faşist lider, İngiliz ajanı çıktı..
Oysa Mussolini İtalyan Milliyetçisi sanılıyordu..
Bizim Kemalistler, bir dönem onu taklit ediyordu. “Dağbaşını duman almış” neyin nesi sanıyordunuz, ya da bizim Kara Gömlekli, “yavru kurt”lar nereden örnek alınmıştı.. Romüs – Romülüs de kurtlar tarafından emzirilmişti değil mi? Yoksa İtalyanlar da Türk mü idi?
Bizimkiler, “Anadolu yaylalarında, çıplak ayakları ile şaraplık üzüm ezen Anadolu köylülerini arıyorlardı”.
Öyle ya, Mussolini, sonuçta “bir terbiye diktatoryası kurmuştu”.
Meğer bizim sevgili Mussolinimiz İngiliz ajanı imiş..
Alıştık aslında.
İlk İngiliz ajanı, ulusalcı ya da milliyetçi Mussolini değil. Bizde de milliyetçi liderlerin banka hesapları öldükten sonra İngiliz bankalarında çıkmadı mı?
Fazla kurcalamayacaksınız..
Hani son zamanlarda modadır, bakın bakalım mesela Ermenistan Cumhurbaşkanı, Azerbaycan Cumhurbaşkanının köklerini araştırın ne çıkar..
Dün ve bugün bazı Yahudi karşıtlarının MOSSAD ajanı çıkması gibi bir şey bu..
Türk düşmanı Arap Milliyetçiliğine destek veren kişi ile Arap düşmanı Türk Milliyetçiliğine destek veren kişilerin aynı kişiler olması boşuna değil..
Kontrollü bunalım stratejisi diye buna diyorlar. Birileri, “Tavşana kaç tazıya tut” diyor.. Tezgah böyle kurulmuş..
Mussolini’nin İngiliz ajanı olması kimi niye şaşırtıyor ki, İngiltere, ajanı Şerif Hüseyin’i Halife yapmak istemedi mi? Yani Halife bile ajan olabiliyorsa, Mussolini’nin ajan olması niye olmasın ki!?
Olmaz olmaz deme olmaz olmaz!.
Bizim ulusalcılar, YÖK eski Başkanı Gürüz’ü kendi adamları sanıyordu, adam, “Ben Amerikancıyım” dedi çıktı işin içinden..
Mussolini 34 yaşında gazeteciyken, 1917 yılında MI5 hesabına çalışmış. Mussolini bu konuda dünyada ne ilk ve ne de son örnek.. Mussolini, İngiliz istihbaratına hizmet için “Il Popolo d’Italia” gazetesinde savaş yanlısı yazılar kaleme aldı. Tarihçiye göre, “Duçe” Mussolini, MI5′e, barış gösterileri yapanları dayaktan geçirecek adamlar bulabileceğini rapor etti.
Hep diyorum ya, bunların kadrolarında şeyh de var fahişe de..
Bizim İngiliz muhibleri ve İngiliz ajanlarının belgeleri daha ortaya dökülmedi. Onlar da açıklandığında, birçok insanın dudağının uçuklayacağından kimsenin şüphesi olmasın..
Geçen gün Mustafa Yürekli şunları yazıyordu: “İktidar partisi CHP, İkinci Dünya Savaşı boyunca faşist Almanya ile İtalya’yı desteklemiştir.. Dönemin Cumhuriyet gazetesi arşivine bakılabilir. Nazım Hikmet, Zekeriya Sertel gibi dönemin sol aydını, CHP zihniyetini açıkça gericilik olarak tanımlamakta, statükoya karşı bayrak açmaktadır.”
CHP’ye bakar mısınız; “Halife ve Hakan” Efendimiz diye başlayıp, komünizmle devam edip, faşizme destek verecek, ardından Amerika’yla dirsek temasına geçecek, sonra da laisizmde karar kılacaksınız. Bütün bu yaptıklarınızın adına, Kemalizm diyeceksiniz.. Ve onu da mutlaklaştıracak, eleştirilemez hale getirecek, laik bir ideolojiyi dinleştirerek takdis edeceksiniz..
İşte derin devlet, resmi ideoloji ya da CHP dediğiniz böyle bir şey..
Baykal’ın çaresizlik içindeki öfkesi, aslında böyle bir zihinsel karmaşanın içine hapsolmuş birinin ruh halini yansıtıyor olabilir mi?
Sahi! Baykal “Hilafet” hakkında ne düşünüyor? Hani devrim yasalarına göre “Hilafet mana ve mefhum olarak cumhuriyetin ‘ve TBMM’nin’ şahsı manevisinde mündemiç” de..
Avukatlığını yaptığı Kemalizmin yılmaz savunucusu Ergenekocular da bu ideal için savaşım veriyor olsalar gerek sanırım..
Şimdi, CHP’nin, Cumhuriyetin 10. Yıl Albümüne Hitler’den o sözler niye alındı daha iyi anlaşılıyor..
İşin kötü yanı, bugün, düne kadar bizi çağdaş uygarlık / muasır medeniyet diye Batıya yamamaya çalışan kadrolara, bugün o ülkeler de sahip çıkmıyorlar..
Son AB raporunu biliyorsunuz.. Peki şimdi CHP’liler ve MHP’liler nereye gidecekler!..
MHP, Ermeni diasporası ile aynı şeyleri söylüyor..
Mussolini de savaş karşıtlarını, barıştan yana olanları ihbar ediyor, para karşılığı savaş kışkırtıcılığı yapıyordu.. Bugün de birileri aynı şeyi yapıyor sanki.. “Türk’e Türk’ten başka dost yok” diyerek Türkiye’yi yalnızlaştırıp, içeri de insanları farklı dini, mezhebi, etnik, ideolojik, politik tercihlerinden dolayı birbirine karşı kışkırtıp, içeride darbe şartlarını oluşturarak yönetime el koymak sureti ile, iktidarı, serveti ve silahı ele geçirenlerin, yabancı ülkelerle el altından kurdukları ittifakları, Türkiye’yi dışa bağımlı hale getirme planlarını biliyoruz artık..
Bunlar mı milliyetçi, bunlar mı ulusalcı?.. Bunlar mı solcu, ya da sağcı?..
Bunlar değil mi, dost ve kardeş halkları birbirine düşman yapan, komşu ülkelerin arasına mayınlar döşeyen halk ve hakikat düşmanları..
Bu gerçekler üzerine bir kere daha düşünelim..
Kim derdi ki Mussolini İngiliz ajanı!.
Selâm ve dua ile..

Şok, şok, şok, Mussolini

MI5 ajanıymış!

Biraz magazin dili kullanayım dedim başlıkta. Haber gerçekten şok bir gerçeğin altını çiziyor.. Faşist lider, İngiliz ajanı çıktı..

Oysa Mussolini İtalyan Milliyetçisi sanılıyordu..

Bizim Kemalistler, bir dönem onu taklit ediyordu. “Dağbaşını duman almış” neyin nesi sanıyordunuz, ya da bizim Kara Gömlekli, “yavru kurt”lar nereden örnek alınmıştı.. Romüs – Romülüs de kurtlar tarafından emzirilmişti değil mi? Yoksa İtalyanlar da Türk mü idi?

Bizimkiler, “Anadolu yaylalarında, çıplak ayakları ile şaraplık üzüm ezen Anadolu köylülerini arıyorlardı”.

Öyle ya, Mussolini, sonuçta “bir terbiye diktatoryası kurmuştu”.

Meğer bizim sevgili Mussolinimiz İngiliz ajanı imiş..

Alıştık aslında.

İlk İngiliz ajanı, ulusalcı ya da milliyetçi Mussolini değil. Bizde de milliyetçi liderlerin banka hesapları öldükten sonra İngiliz bankalarında çıkmadı mı?

Fazla kurcalamayacaksınız..

Hani son zamanlarda modadır, bakın bakalım mesela Ermenistan Cumhurbaşkanı, Azerbaycan Cumhurbaşkanının köklerini araştırın ne çıkar..

Dün ve bugün bazı Yahudi karşıtlarının MOSSAD ajanı çıkması gibi bir şey bu..

Türk düşmanı Arap Milliyetçiliğine destek veren kişi ile Arap düşmanı Türk Milliyetçiliğine destek veren kişilerin aynı kişiler olması boşuna değil..

Kontrollü bunalım stratejisi diye buna diyorlar. Birileri, “Tavşana kaç tazıya tut” diyor.. Tezgah böyle kurulmuş..

Mussolini’nin İngiliz ajanı olması kimi niye şaşırtıyor ki, İngiltere, ajanı Şerif Hüseyin’i Halife yapmak istemedi mi? Yani Halife bile ajan olabiliyorsa, Mussolini’nin ajan olması niye olmasın ki!?

Olmaz olmaz deme olmaz olmaz!.

Bizim ulusalcılar, YÖK eski Başkanı Gürüz’ü kendi adamları sanıyordu, adam, “Ben Amerikancıyım” dedi çıktı işin içinden..

Mussolini 34 yaşında gazeteciyken, 1917 yılında MI5 hesabına çalışmış. Mussolini bu konuda dünyada ne ilk ve ne de son örnek.. Mussolini, İngiliz istihbaratına hizmet için “Il Popolo d’Italia” gazetesinde savaş yanlısı yazılar kaleme aldı. Tarihçiye göre, “Duçe” Mussolini, MI5′e, barış gösterileri yapanları dayaktan geçirecek adamlar bulabileceğini rapor etti.

Hep diyorum ya, bunların kadrolarında şeyh de var fahişe de..

Bizim İngiliz muhibleri ve İngiliz ajanlarının belgeleri daha ortaya dökülmedi. Onlar da açıklandığında, birçok insanın dudağının uçuklayacağından kimsenin şüphesi olmasın..

Geçen gün Mustafa Yürekli şunları yazıyordu: “İktidar partisi CHP, İkinci Dünya Savaşı boyunca faşist Almanya ile İtalya’yı desteklemiştir.. Dönemin Cumhuriyet gazetesi arşivine bakılabilir. Nazım Hikmet, Zekeriya Sertel gibi dönemin sol aydını, CHP zihniyetini açıkça gericilik olarak tanımlamakta, statükoya karşı bayrak açmaktadır.”

CHP’ye bakar mısınız; “Halife ve Hakan” Efendimiz diye başlayıp, komünizmle devam edip, faşizme destek verecek, ardından Amerika’yla dirsek temasına geçecek, sonra da laisizmde karar kılacaksınız. Bütün bu yaptıklarınızın adına, Kemalizm diyeceksiniz.. Ve onu da mutlaklaştıracak, eleştirilemez hale getirecek, laik bir ideolojiyi dinleştirerek takdis edeceksiniz..

İşte derin devlet, resmi ideoloji ya da CHP dediğiniz böyle bir şey..

Baykal’ın çaresizlik içindeki öfkesi, aslında böyle bir zihinsel karmaşanın içine hapsolmuş birinin ruh halini yansıtıyor olabilir mi?

Sahi! Baykal “Hilafet” hakkında ne düşünüyor? Hani devrim yasalarına göre “Hilafet mana ve mefhum olarak cumhuriyetin ‘ve TBMM’nin’ şahsı manevisinde mündemiç” de..

Avukatlığını yaptığı Kemalizmin yılmaz savunucusu Ergenekocular da bu ideal için savaşım veriyor olsalar gerek sanırım..

Şimdi, CHP’nin, Cumhuriyetin 10. Yıl Albümüne Hitler’den o sözler niye alındı daha iyi anlaşılıyor..

İşin kötü yanı, bugün, düne kadar bizi çağdaş uygarlık / muasır medeniyet diye Batıya yamamaya çalışan kadrolara, bugün o ülkeler de sahip çıkmıyorlar..

Son AB raporunu biliyorsunuz.. Peki şimdi CHP’liler ve MHP’liler nereye gidecekler!..

MHP, Ermeni diasporası ile aynı şeyleri söylüyor..

Mussolini de savaş karşıtlarını, barıştan yana olanları ihbar ediyor, para karşılığı savaş kışkırtıcılığı yapıyordu.. Bugün de birileri aynı şeyi yapıyor sanki.. “Türk’e Türk’ten başka dost yok” diyerek Türkiye’yi yalnızlaştırıp, içeri de insanları farklı dini, mezhebi, etnik, ideolojik, politik tercihlerinden dolayı birbirine karşı kışkırtıp, içeride darbe şartlarını oluşturarak yönetime el koymak sureti ile, iktidarı, serveti ve silahı ele geçirenlerin, yabancı ülkelerle el altından kurdukları ittifakları, Türkiye’yi dışa bağımlı hale getirme planlarını biliyoruz artık..

Bunlar mı milliyetçi, bunlar mı ulusalcı?.. Bunlar mı solcu, ya da sağcı?..

Bunlar değil mi, dost ve kardeş halkları birbirine düşman yapan, komşu ülkelerin arasına mayınlar döşeyen halk ve hakikat düşmanları..

Bu gerçekler üzerine bir kere daha düşünelim..

Kim derdi ki Mussolini İngiliz ajanı!.

Selâm ve dua ile..

Abdurrahman Dilipak 2009-10-15

Categories: politika Etiketler:, , , ,

Bayrak, Masonlar ve diğer konulara devam

21 Ekim 2009 2 yorum

bu aralar vaktim biraz dar, başka konularla uğraşıyorum ancak bu konu da önemli. Artık vaktimden çalıp bu işi mümkün olduğunca açayım istedim. Üstelik de bir kaç gün evvel bir akrabam konuya zaten giriş yapmış oldu ama bilerek ama bilmeyerek, ona da cevap niteliğinde olur bu herhalde. Bu akrabam bana Facebook’taki Türk Bayrağı’na hayran olmam için teklif göndermiş. İşte bu ona da bir mesaj. Konular biraz çetrefilli ancak konunun arka planının bilinmesinde fayda var.

Bu akrabam -Allah ona doğru yolu gösterir inşallah- hayatımda çok az gördüğüm bununla beraber Facebook sağolsun izini bulduğum bir akrabam. Kendileri ve kardeşleri koyu MHP’li olmakla bilinirler. Benim gerek ana tarafımdan gerek baba tarafımdan MHP’li akrabalarım vardır, ancak ben MHP’yi hiç sevmem. Her neyse bu akrabam koyu MHP’li ve milliyetçi geçiniyor. Facebook’taki duvarına da “Türk doğduk Türk öleceğiz” diye bir ibare asmış. Ben de haliyle bunu görünce duvarına yazamadan edemedim.

Konun bu kısmında size kendimden ve hayat anlayışımdan bahsedeyim. Dini bütün bir müslüman değil iken, daha tam yolumu bulamamışken, hatta müslüman olup olmadığıma dair kendi kafamda soru işaretleri bile varken, tamamen akli olarak şu sonuçlara vardım:

1. Doğru her zaman iyi ve güzeldir

2. Yalan her daim kötü ve çirkindir

3. Çelişki insanı mutsuz eder, çelişkinin bulunduğu ortamda çatışma vardır.

4. Mümkün mertebe çelişkiyi hayatından kaldır yerine doğrusunu koy.

Bunu dedikten sonra araştırmalara başladım. Çünkü kendimi müslüman olarak tanıtıyor, ancak İslam’ın çoğu farzını yerine getirmiyordum. Üstelik kulaktan dolma bu bilgilerin/farzların hakikaten farz olup olmadığına bile emin değildim. Bu fikirlerle Kuran’ın mealini okumaya başladım. Amacım iyi kötü çelişkiyi ortadan kaldırmaktı, ya müslüman gibi yaşayacak ve kendime müslüman diyecektim ya da tamamen bu işi bitirecek ve dinden çıkacak ve bir daha da kendime müslüman demeyecektim. Esasında okumaya başlamadan evvel, ikinci şıkka daha yakındım. Hz. Ömer gibi Hz. Muhammed’i öldürmeye giderken müslüman olacak kadar olay dramatik olmasa bile, Kuran’ı okumaya başladığımda, aklımda dini bütün bir müslüman olmaktan ziyade dinin tüm saçmalıklarını yıkarak yoluma devam etmenin daha doğru olacağı görüşü hakimdi. Bu yüzden meali okurken notlar aldım, nerelerin saçma nerelerin çelişkili olduğunu tespit etmek için uğraştım ancak Kuran o gün bana galip geldi, ben onu esir alacakken o beni esir aldı. Elhamdüllillah. Bu esir kelimesi biraz negatif anlam taşısa bile, teslimiyet anlamını pekiştirsin diye seçtim.

Şimdi bu benim tecrübelerime göre sizde aynı dertlerden mustaripsiniz. Göründüğü kadar Türkiye’nin çoğu bu dertten mustarip. Türkiye’nin nüfusunun %90 müslüman diyoruz ama ben size söyleyeyim İslam’ı hakikaten emredildiği gibi bırak yaşamayı, yaşamasa bile  ”yaşamayı amaçlayan” belki %10 bile bulamazsınız. Yani kısacası Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük bir çoğunluğu bu çelişkilerden çekiyor. Kendine müslüman dese olmuyor, demese hiç olmuyor. Veya bazıları kendine Türk dese olmuyor, Türk demese olmuyor. İşte bunlara çözüm gelmediği müddetçe bence bir huzur bulamayacağız.

Şimdi dönelim benim akrabama, “Türk doğduk, Türk öleceğiz” diyen akrabama. Ben de bu sözü geçen akrabam gibi esasında genetik olarak -ben sadece baba tarafından, o hem ana hem baba tarafından- Avar. Avar’lar Dağıstan’da yaşayan, İslam’la çok erken zamanlarda taçlanmış bir millet. Konuştukları dil ise Türkçe ile yakından uzaktan hiç bir ilgisi olmayan daha çok Hint Avrupa dil grubuna yakın bir Kafkasya dili. Bu akrabam da kendisinin Türk doğduğunu iddia ediyor. Vallahi yalan. Ben de onun Facebook’taki duvarına “Sen Türk doğmadın ki, Türk öleceksin” dedim. Ne mutlu Türk’üm dese. Türklüğümle şeref duyuyorum falan dese hiç bir problem yok ama ben Türk doğdum diyor. Yani ben genetik olarak Türk’üm diyor işte bu kısmı yalan. Türk kültürü almış, Türk’lüğü benimsemiş olabilirsin. Ben de aldığım kültürümle Türk’üm ama genetik olarak ve neshebin babadan geçmesi bakından ise ben daha çok Avar’ım. Yurt dışındayken kendimi Türk diye tanıtırım ama yurt içinde daha detaylı bir bilgi vermek gerektiğinde zaten bir yerde Türklüğümüz aşikar olduğu için kendimi Avar olarak veya Dağıstanlı diye tanıtırım. Ben bunda da hiç bir sakınca da görmüyorum. Bununla beraber MHP’lilerin görüşü farklı, bunlar kendine Türk demeyenlere baskı yapmakta kendilerinde hak görüyorlar. Ben de isterim Kürt veya başka kavimlerden Türkiye vatandaşlarının İslam ve Türk kültürü altında erimesini ancak bunu beğendirememişsen, sevdirememişsen senin bu kimseleri zorlamaya, doğru olmayan bir şeyi zorla dedirmeye çalışmaya hiç bir hakkın yok bunun adı zulüm.

Her neyse bu MHP’li akrabam bana Facebook’tan Türk Bayrağı adlı sayfanın hayranı olmamamı için davetiye göndermiş. O sayfadan bir resim ekliyorum.

clip image002 Ben de izindeyim ama zamanında bu konuda çok çalıştığım için artık izindeyim.

Ben genelde kaynak göstererek konuşmayı seviyorum ama bu sefer vakit az kaynak göstermeden konuşacağım. Tam doğrusunu Allah bilmekle beraber Türk Bayrağı’nın evrimi şu şekilde olmuş. İlk hilal işaretini tarihte bilindiği kadarıyla Selçuklu’lar kullanmış. Camilerin alemlerini de bununla süslemişler. Daha sonra Kosova muharebesinden sonra da kanla kaplı ovaya hilal ve yıldızın aksetmesi sonucu bu ay yıldız Osmanlı’nın bayrağı olmuş. Esasında ay-yıldızın İslam’la net bir birliği olmasa bile zaman içinde ay-yıldız özellikle de hilal İslam’ın sembolü haline gelmiştir. Sadece Osmanlı’nın değil başka müslüman uluslar da bu sembolü kendilerine bayrak yapmışlardır, Tunus, Cezayir, Pakistan gibi. Artık hiç şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ay-yıldız İslam’ın sembolüdür, Türk kavminin değil.

Ben daha önce hayat görüşümü açıklamıştım. Çelişkinin veya doğruyla eğrinin net anlaşılamadığı yerde çatışma ve mutlusuzluk vardır diye. Bir yerde İslam’ın sembolü bir bayrak diğer yanda İslam’ı kaldırıp laikliği getiren kimse, İslami endişeyle yapılmış kanunları kaldırıp İsviçre kanunlarını onun yerine geçiren kimse. Bu çelişkidir. Bu çelişki devam ettiği müddetçe, Türkiye’de çatışma devam eder. Ta ki ikisinden birisi eninde sonunda gidene kadar. Çünkü ikisi bir arada fazla kalamazlar. Ben bayrağın gitmesindense Mustafa Kemal’in gitmesinden yana kullanıyorum oyumu. Bize yutturmaya çalıştıkları gibi birini seven diğerini sevmek zorunda da değil. Üstelik o benim ne atam -Allah’a çok şükür ben atamı tanıyorum- ne de ben onun izindeyim. Ne de onun İslam’ın sembolü ay-yıldızla bir işi var. Askerken politikaya soyunmuş bir kişilik kimi icraatlarını beğenir, kimi beğenmez. Kendi tercihleridir. Kendi zamanında çok partili hayata geçme teşebbüsleri olmuştu. Bazı kişiler onu seçmediler. Ben de seçmezdim. Yalnız beni Atatürk düşmanı zannetmeyin, nasıl Baykal’ı tutmuyorsam, Mustafa Kemal’i de tutmam. Benim görüşüm onlardan ayrıdır. Onlar kendi görüşlerini savunur ben kendi görüşümü savunurum. Sonuçta halkın seçtiği ve en nihayetinde Allah’ın uygun gördüğü olur.

Bu konuyla ilgili gönderdiğim ilk mektuba tekrar dönüyorum. O mektupta dedim ki, Kuran’ı Allah’ın kitabı kabul eden, oradaki hükümleri bir fiil Allah’ın emri sayan ve bu hükümlerin kıyamete kadar geçerli olduğunu kabul edenler müslümandır ve bendendir. Kabul etmeyenler benden değildir. Allah kitabında net bir biçimde müslümanların beraber olmasını, birbirine yardımcı olmasını emrediyor, dinim bana kavmiyetçiliği net bir şekilde yasaklıyor. Bunları kabul eden müslümandır. Bu hükümleri kabul etmeyen bence müslüman olmaması gerekir ama beni onlara net bir şekilde müslüman değilsin dememe engel olan bir hadis var ancak onların durumu nerden bakarsan bak benim bulunduğum noktaya kıyasla İslam’a çok uzak.

Ben kendimi müslüman olarak adlandırdığım müddetçe Kuran’daki net olan hükümlere boyun eğerim. Belki nefsim bana Alman’la, İsviçreli ile veya Amerikalı ile bir birlik kurmamı hoş gösterebilir. Bunlar zengin ve refah uluslar. Bir de müslümanlara bak. Fakir olan Bangladeş, Pakistan veya tam tersi son derece kibirli olan Suudi’lerle bir birlik kurmamı bana nefsim veya aklım çirkin gösterebilir. Ama Allah net olarak tam da bunu istiyor, kitabında net olarak bizden tam da bunu istiyor. Sadece zengin müslümanlarla, hoşuna giden anlaşabileceğin müslümalarla birlik ol demiyor. Zengini fakiri ile, bilgilisi ile bilgisizi ile müslümanlar birlik olsun diyor. Esasında çok kolay bir şey de istemiyor, ancak her zorlukla beraber bir kolaylık da var; buna inanmamızı istiyor. Ben kendimi müslüman olarak tanıttığım müddetçe bu emre uymak için çalışacağım fiziken elimden bir şey yapmak gelmiyorsa bile bunun için dua edeceğim. İşte Allah bizden bunu istiyor ve sizin içinizde neyi gizlediğinizi, neye dua ettiğinizi de gayet iyi biliyor. Bu benim düşüncelerim inancım size doğru gelmeyebilir, belki de ben hakikaten de yanılıyorumdur. Belki siz haklısınızdır, daha doğru olanı Avrupa ile birlik kurmaktır. Buyrun oyunuzu o yönde kullanın, ben bu konuda size darılmam da gücenmem de ama kendinizi bir daha da müslüman olarak bana tanıtmayın.

Gelelim MHP’lilere, hem Atatürkçü hem Türk hem müslüman geçinen MHP’lilere. Sizin yaptığınız alenen kavmiyetçilik sizin güttüğünüz politikanın İslam’da hiç bir yeri yok siz müslüman bakış açısıyla nifakçının önde gidenisiniz. Kavmiyeçilik ta İslam’ın başından beri Müslümanların arasını açan en büyük fitne sebebidir.

Bakın ben size tarihten bazı bölümler anlatayım. Fransız devrimine kadar, insanlar daha çok din ve mezhep birliğine dayalı cemaat birlik ve uluslar oluşturma gayreti içinde idiler. Fransız devriminden sonra işin rengi değişti. Milliyetçilik akımı başladı. Osmanlı da bundan nasibini aldı. Örneğin Boşnaklar bile müslüman olmalarına rağmen Osmanlı’ya ayaklanan milletlerdendir. Bu Fransız devriminin ve akabindeki milliyetçiliğin masonlar tarafından planlandığı ve gerçekleştirildiği alternatif bir tarih anlayışı olarak anlatılır ve resmi tarihçe komplo teorisi olarak adlandırılır.

Benim değil bilindiği kadarıyla kimsenin elinde ne bunu ne de tersini kanıtlayacak bir delil mevcuttur. Bununla beraber devrimin sonuçlarına baktığınızda, bunun doğru olabileceğini görürsünüz. Bu devrimle dini inançlar ve aristokrasi gerilerken, dinsizleşen bir kitle ve o zamana kadar ikinci sınıf teba sayılan yahudi azınlık; bir burjuva sınıfı oluşturmuş, zenginleşmiş ve Avrupa’da yönetimi eline geçirmiştir. Kilise ve dini yaşam tam anlamıyla göçmüştür.

Masonlar bana sorarsanız aynı taktiği Osmanlı’da da sahneye koymuşlardır. Namık Kemal ve Türk bile olmayan ilk Türkçülerden Ziya Gökalp, yani bugünkü MHP’nin ilk üstadları bu masonlar (bunların mason olduğu resmen kabul görmüştür), Osmanlı’ya müslümanlar arasındaki ilk nifak tohumlarını ekmişlerdir. Büyük bir ihtimalle masonların diğer bir kolu da Lawrence veya adını bilmediğimiz diğerleri de Araplar arasına nifak ekerek Arap milliyetçiliğini ayağa kaldırarak müslümanların bölünmesi için ellerinden gelen gayreti göstermişlerdir. Bu şekilde Osmanlı tarumar olmuştur. Bunu bir yerde kendi hıyarlığı da hazırlamıştır ancak masonların büyük gayretini de yabana atmamak lazım. İşte MHP’nin dayanağı budur masonlarla kanka olmak, başka bir dayanakları da yoktur. Çok sevdikleri Atatürk de masondur.

Bunu ben daha önce babamdan bir söylenti olarak duymuştum, ancak geçen sene Goethe üzerine araştırma yaparken tesadüfen ben değil de sayfayı gönderdiğim şahıs Alman masonlarına ait sitede Atatürk’ün de adının geçtiğini gördü. Evet meşhur masonlar arasında Atatürk de resmen kaydedilmiş durumda. (Ben bu konuda masonların yalancısıyım, böyle dediğim için bana baskı yapmayın gidin masonlara baskı yapın.) Babamdan dinlediğim hikaye ise şu. Her ne kadar bir hikaye olsa bile gerçeklerle örtüşüyor. Atatürk bence biraz geç olmasına rağmen bir gün uyanıyor ve bu masonların memleket hayrına çalışmadıklarının farkına varıyor. Masonluktan ayrılmak istiyor, mason localarını kapattırmak istiyor. Masonlar bunun tersi için uğraşıyorlar ama nafile Atatürk nuh diyor peygamber demiyor, hatta ona başkanlık falan teklif ediyorlar en sonunda İtalya’daki bir masona hesap vermeyecek miyim diye red ediyor falan. Babamdan dinlediğim kısım şu. O zaman ki, masonların başkanı mı artık neyi ise önde gidenlerinden Mim Kelam Atatürk’e şu soruyu soruyor, elinde tek bir ilaç olsa ve iki ölümcül hasta biri mason diğeri değil senin kapını aynı anda çalsa hangisini kurtarırsın. Atatürk masonu kurtarmam deyince masonluktan da çıkmış oluyor. Atatürk’ü masonların zehirlediğine dair birçok söylenti var. Belki doğrudur belki değildir, belki zehirlememişlerdir de sadece tedavisini iyi yapmamışlardır, işlerini savsaklamışlardır, iyi doktorları değil de düzenbazları falan getirmişlerdir veya en azından ölmesi için dua etmişlerdir. Ancak Atatürk’ün masonlarla dost bir ayrılış yaşamadığı kesin. Ben de diyorum ki, Atatürk uyanmış ama biraz geç uyanmış.

Atatürk’ü çok akıllı veya bir dahi imiş gibi göstermeye çalışırlar hiç birine inanmam. Dahi adamın bir keşfi olur, bir buluşu olur Atatürk’ün yok. Ne askerken, ne de devlet adamıyken geliştirdiği her hangi bir sistem yok. Tarihte birçok askeri deha var, geliştirdikleri taktikler savaş sanatında okutulur benim bildiğim Atatürk’ün böyle geliştirmiş olduğu bir stratejisi yok. Ama karizmatik adam, “ben size ölmeye emrediyorum” diyor, bütün millet bayram yerine koşarmış gibi ölmeye koşuyor. Savaş bu şartlarla kazanılmış. Şimdi biz Atatürk’ü mü yüceltelim ölümden korkmayan bu milleti mi? Ben size bu arada şu soruyu sorayım, eğer dedeleriniz din için değil de İsviçre kanunlarının gelmesi için ölüme atıldıklarını bilselerdi acaba bu kadar hızlı ölüme koşarlar mıydı? Bir de Sakarya savaşı var. Ne büyük bir strateji, kendisinden kuvvetli bir orduya cepheden saldırmak. Sonunda kazanmışız deniyor ama ne pahasına. Zaten az olan okumuş nüfusumuzun, subaylarımızın birçoğunu feda ederek. Bununla beraber ben Atatürk’ün bir hain olduğuna inanmıyorum sadece yanlış bilgi alan çoğu zamanda doğru kararlar veremeyen bir kimseydi. Üstelik bir deha numunesi gibi gösterilen devrimler; şapka devrimi ne umulmadık bir keşif ne dahiyane bir fikir. Takvim devrimi, ölçü devrimi, soyadı kanunu, latin alfabesi, İsviçre medeni kanunu bunların hiç biri deha ürünü değil sadece taklit. Avrupadan alınmış su ile karıştırılmadan istersen ye diye önümüze konmuş malzeme. Faydalıydı faydasızdı bunu tartışmıyorum, sadece bir deha ürünü değildi onu vurgulamaya çalışıyorum.

Bir de Atatürk’ün doğru kararı verebilmesi için yeterli bilgisi yoktu da. Herkes Atatürk çok bilgiliydi diyor, belki zamanına göre bilgili olabilir ama bu zamana göre bilgisi son derece azdı. Ne matematik, ne fizik ne diğer sosyal ve fenni bilgiye bugünkü kadar sahip değildi. O zaman ki bilime göre evreni statik yani kadim, atomu bölünmez, determenizm felsefesinin su götürmez olduğunu falan düşünülüyordu, bu boş inançlar şimdi yok olup gitti. Atatürk’ün dini bilgisi de neredeyse hiç yok (Bu kısmı sonradan ekliyorum: Bu yazıyı yazdıktan sonra aldığım bazı yorumlar; Atatürk’ün dini bilgisinin olabileceğini gösteriyor, ama ben hala emin değilim). İslam hakkında sadece kulaktan dolma bilgisi var. Bu tabii sadece onun kabahati değil. Babası dini eğitim verilmeyen bir okula göndermiş. O zaman Türkçe meal veya Türkçe dini literatür yok denecek kadar az, o zaman ki, din bilginleri biraz boş gezmişler anlaşılan. Her neyse Atatürk’ün emriyle hazırlanan Kuran meali ancak 1938 yılında bitmiş. Ölmeden önce okudu mu okumadı mı bilemiyorum. Tabii ki Atatürk’ün sevapları da var, ama zaten bu sevapları bine bin katarak anlattıkları için ben size sadece mümkün olduğu kadar karşı görüşü savunuyorum ki, doğru yolu bulun ve denge sağlansın. Her ne olmuşsa olmuş, ben özellikle cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk’ün birçok icraatını beğenmiyorum, en azından daha iyisini yapmak mümkündü diyorum bununla beraber, Atatürk’ün yaşadığı şartlar göz önüne alındığı takdirde doğru kararları alamamış olması pek mümkündü ve en nihayetin de her ne kadar İslam ve Türk milleti için yanlış kararlar almış olmasına rağmen, bilgi eksikliğinden ve sonra yaptığı Kuran’ın mealinin hazırlanması gibi sebeplerden Allah’ın affına mazhar olarak, belki tövbe ederek ve hakikaten de zehirlendiyse de şehit olarak öbür tarafa intikal etmiş olabileceğinden bahsediyorum. Bununla beraber aldığı kararların birçoğunu beğenmiyorum, onun izinden de gitmiyorum. Benim bilgim görgüm Atatürk’le mukayese etmeyecek kadar fazla ve doğruya daha yakın. Bunu kendimi övmek için söylemiyorum. Hepimizin gerek dünyevi olsun, gerek uhrevi olsun o zaman ki ortalamaya vurulduğu zaman kat be kat üstünde. Atatürk ilkeleri diye bize yutturmaya çalıştıkları şey de Atatürk’ün mü CHP’nin ilkeleri mi olduğu pek bilinmez. Her kimin olursa olsun artık o ilkeler bu çağda çözüm üretemez.

Ben şimdi hem mason hem müslüman olduklarını düşünen kimselere şu soruyu sormak istiyorum, önünüze iki hasta gelse biri müslüman diğeri mason ve elinizde tek bir ilaç olsa hangisini kurtaracaksınız. Mason kardeşinizi mi, müslüman kardeşinizi mi?

Hatta soruyu daha çetrefilli hale getireyim. Bir doktorsunuz, domuz gribi salgını var, kurtarabildiklerinizi kurtarabiliyorsunuz son bir ilacım kaldı dendiği anda içeri biri masonların lideri diğeri müslümanların önde gideni ölmek üzere iki hasta giriyor. İki hastanın da yakınları tek bir ilacınız olduğunu biliyor ve kendi hastalarını kurtarmanız için size baskı yapıyorlar, ikisi de diyor ki, hastam ölürse bil ki sen de ölmüş olacaksın. Bu durumda ölüm kaçınılmaz gibi gözüküyor, bu durumda acaba hem müslüman hem de mason geçinen doktor şahıs acaba ne yapacak. Mantıken müslümanı kurtarması gerekiyor, çünkü masonlar öldükten sonra hiç bir şey vaad etmiyorlar. Müslümanlar ise öldükten sonra bir hayat vaad ediyor. Ancak son aşamada verilecek böyle bir karar sizin cennete gitmenizi temin eder mi? Ama bir ihtimal var değil mi?

Tekrar dönüyorum MHP’ye. Gerçek bir müslümanın gözünde MHP müslümanların arasına nifak tohumu eken mason işbirlikçisi kimselerden başkası değillerdir. Kürt müslüman kardeşlerimize baskı yaparak bu vatanı da bölünmenin eşiğine getiren onlardır. Ben de bu görüşe katılıyorum ancak bunu bilgi eksikliğinden mi, yoksa sadece nefislerini düşündüklerinden mi yapıyorlar bilemiyorum. Bu yazıyı okuyup da hala kavmiyetçilik güdüp müslümanalrın arasına nifak sokmaya devam etmek isteyen MHP’li şahıs, sen doğru bildiğini yap ben de doğru bildiğimi yapıyorum, ancak bundan sonra bir daha da deme ki ben bunu dinim için yapıyordum. Bu sizin yaptığınız kavmiyetçiliktir. İslamın kesinlikle onaylamadığı bir şeydir. Yine de bana inanmıyorsanız samimiyseniz gelirsiniz beraber ayetleri okuruz, hala da ısrar ediyorsanız ben sizi müslüman kabul etmiyorum.

Sizin yolunuz size, bizim yolumuz bize.

Categories: genel Etiketler:, , ,
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.